40 HADİS- İNANÇ ESASLARI_İSLAMİ GÖRGÜ KURALLARI- MUSLIM'S ETIQUETTES- ISLAMİC MANNERS (tüm konular için BAĞLANTILAR kısmındaki BLOG ARŞİVİ' ni tıklayınız. herşey orda) - Blogcu



40 HADİS- İNANÇ ESASLARI_İSLAMİ GÖRGÜ KURALLARI- MUSLIM'S ETIQUETTES- ISLAMİC MANNERS (tüm konular için BAĞLANTILAR kısmındaki BLOG ARŞİVİ' ni tıklayınız. herşey orda)

  • 21/10/2009 - SORULARLA İSLAMİYET

  • İnsanoğluna şu beş şeyden hesap sorulmadıkça onun ayakları Kıyâmet Gününde Rabbinin huzurundan ayrılmayacaktır: Ömrünü nerede tükettiğinden, gençliğini nerede yıprattığından, malını nerede kazanıp nereye harcadığından ve öğrendiği ilimle nasıl amel ettiğinden.

    - İki nimet vardır ki, insanların çoğu bunda aldanmıştır: Sıhhat ve boş vakit.

    - Beş şey gelmeden evvel beş şeyi fırsat bil: Ölüm gelmeden önce hayatının, Hastalık gelmeden önce sağlığının, Meşguliyet gelip çatmadan önce boş vaktinin, İhtiyarlık gelmeden önce gençliğinin, Fakirlik gelmeden önce zenginliğinin.

    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 21/10/2009 - SORULARLA İSLAMİYET
  • Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 21/10/2009 - AHİR ZAMAN ALAMETLERİ
  • Ahir zaman böyle bir zaman

    Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde ahir zamanın başlangıç alametleri ile ilgili çeşitli açıklamalar mevcuttur. Ayrıca Kuran’da da bu döneme işari manada bakan ayetler vardır. Şimdi çeşitli ahir zaman alametleri, hadisler ve Kuran ayetleri doğrultusunda açıklanmaktadır.:

    - İnsanların başına bir zaman gelecek ki, onlardan faiz yemeyen kalmayacak, yemese bile tozu onlara bulaşacaktır.
    - Birçok kişi, az bir dünyalık karşılığında dinini feda edecek.
    - Kazanç, belirli kişiler arasında dolaşacak, dar gelirliler açlık ve sıkıntıya düşecek.
    - Kabirler süslenecek ve Kur’an, kazanç getiren bir meta hâline gelecek…
    - Fitne her eve girecek ve tecrübesiz gençler başa geçecekler.
    - Kur’an’dan bir resim, İslâm’dan bir isim, Müslüman’dan bir cisim kalacak.
    - Üç şey çok kıymetlenecek; Helâl para, kendisiyle amel edilen sünnet ve candan bir dost.
    - Ecnebiler çoğalacak ve müslümanlara galebe edecekler.
    - Sonradan gelen nesiller, önceden gelenlere sövüp sayacaklar.
    - Mihnet, belâ, musibet artacak, rahat ve huzur kalmayacak, kimse eliyle bunları önleyemeyecek.
    - Bir Müslüman, koyundan daha âciz olacak, hor ve hakîr görülecek.
    - İlim azalacak, cehalet, anarşi ve cinayetler artacak, adam öldürmek, hafif bir suç sayılacak.
    - Hilesiz iş yapılamayacak, tacirler ve yazarlar artacak kalem bollaşacak.
    - Kişi, elbisesini sakındığı kadar dinini sakınmayacak ve fakirler de namaz kılmayacak.
    - Akrabalık bağlan kopacak ve selâm, sadece tanıdık olanlara verilecek.
    - Zenginler ticaret için, hafızlar riya ve gösteriş için hacca gidecekler.
    - Büyükleri merhametsiz, küçükleri hürmetsiz olacak çocukları terbiye, köpekleri terbiyeden daha zor olacak.
    - İnsanlar, kötülüklerden birbirlerini sakındırmayacaklar ve iyiliği emretmeyecekler.
    - Minareler çoğalacak, camiler süslenip ziynetlenecek (kilise ve havralar gibi) ve içlerinden yüksek sesler gelecek.
    - Hâinlere emin, emin olanlara hâin denilecek ve “şurada emin bir insan vardır” denilecek kadar emin insan sayısı azalacak.
    - Kişiye, şerrinden korkulduğu için ikramda bulunulacak. Görünüşte dost fakat esasında düşman insan sayısı artacak, sözler hep yalan ve birbirine muhalif olacak, amir ve memur çok, doğru iş yapan az olacak.
    - Yıldızlar (fal) doğrulanacak ve kader yalanlanacak.
    - Allahü Teâlâ (C.C.) apaçık inkâr edilecek.
    - Âlicenaplık, izzet-ikram ve cömertlik duyguları kaybolacak ve haklar para karşılığında satılır hâle gelecek.
    - Cemaatin inancı zayıf, ibadeti taklit olacak, hafızlar çok, ama âlim bulunmayacak.
    - Zenginlere itibar edilecek, cimrilik artacak, zekât ağır bir borç olarak kabul edilecek.
    - Âlimler, para ve dünyalık karşılığında ilim öğretecek, âhiret ameli ile dünyalık talep edecekler.
    - Dinden gayrı hususlar için öğrenim yapılacak.
    - Erkekler kendilerini kadınlara, kadınlar da erkeklere benzetecekler.
    - Erkekler erkeklerle, kadınlar kadınlarla münasebetsiz alâkalar kuracak.
    - Her tarafta şarkıcı ve çalgıcı kadınlar zuhur edecek.
    - Söz kadınlarda olacak ve zina yaygınlaşacak.
    - Kadınlar, saçları deve hörgücü gibi, sokaklarda dolaşacaklar.
    - Haram işlemeyi kolaylaştıran imkânlar artacak, gençler günah işlemeye ve kötülük yapmaya çok meyledecekler.
    - İmanı kalpte tutmak, kor ateşi elde tutmak kadar zor olacak, kişi gece mü’min yatacak, sabah kâfir olarak kalkacak veya bunun tersi olacak.
    - Dünya işlerine dalınıp âhiret unutulacak, Allah’ın kitabıyla hükmetmek, ayıp sayılacak.
    - Büyük ve gösterişli binalar yapılacak ve bunlardan dolayı sokaklar daralacak.
    - Yırtıcı hayvanların derileri tabaklanarak çeşitli giyim eşyası yapılacak. (Kürk, manto ve benzeri…)
    - Sabah giyilen elbise başka, akşam giyilen elbise başka olacak. Önünüze yemeklerden birisi gelip diğeri gidecek ve Kabe’nin örtüldüğü gibi, evlerinizin duvarları halılarla süslenecek.
    - Ümmetimin erkekleri şişmanlayacak ve semizleşecekler.
    - Dedikodu, yaygın bir hâl alacak.
    - Herkes “kazanamadığından ve geçinemediğinden” şikâyetçi olacak.
    - Yalancı şahitlik ve boşanmalar artacak, ani ölümler sık görülecek.
    - Mal çoğalıp sel gibi akacak, mal sahibi malına tapacak ve tüccarların çoğu hilekâr olacak.
    - Kişi, karısına itaat edip anasına âsi olacak ve arkadaşına yaklaşıp babasından uzaklaşacak.
    - Gönüller birbirini sevmez olacak, dinde ve dünyalık işlerde muhtelif görüşler belirecek, kardeşler bile dinde ve mezhebde ihtilâf edecekler.
    - İmar edilen şeyler harap edilecek, harap olanlar ise imar edilecek.
    - Fâsıklar başa geçecek ve konuşmasını bilmeyenler halka hitab edecekler.
    - Arap arazisinin çölleri, nehirlere ve yeşilliklere kavuşacak.
    - Köylüler şehirlere akın edecek ve ne idüğü belirsiz deve çobanları, bina yaptırmakta birbirleriyle yarışacaklar.
    - Faize alış-veriş, rüşvete hediye denecek, tefecilik artacak, helal-haram unutulacak, para gelsin de nerden gelirse gelsin denilecek.
    - Zaman kısalacak. Bir sene bir ay gibi, bir ay bir hafta gibi, bir hafta bir gün gibi geçecek, bir günün geçmesi ise bir yaprağın yanması kadar çabuklaşacak, hiçbir şeyde bereket kalmayacak.

    (www.damlalar.org)

    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 21/10/2009 - kıyamet alametleri
  • Gerçekleşen kıyamet alametleri

    Kuran’a göre alametler büyük ve küçük olmak üzere ikiye ayrılıyor. Ve küçük alametlerin de neredeyse hepsi çıkmış. İlahiyatçı yazar Mehmet Paksu “buna göre dünyanın fazla bir ömrünün kalmadığı kanaatine varırız” diyor. İşte gerçekleşen kıyamet alametleri:

    İlim ortadan kalkacak, cehalet yerleşecek.

    Sarhoşluk veren içkiler yaygınlaşacak.

    Çobanlar zenginleşerek bina yapımında yarışacaklar. Yüksek binalar artacak.

    Adam öldürme olayları ve fitne artacak.

    Elli kadına bir erkek düşecek derecede kadın nüfusu çoğalacak.

    Kadınlar sosyal konum açısından ön plana çıkarılacak.

    Kadınlar erkeklere benzemeye çalışacak.

    Erkekler erkeklerle, kadınlar da kadınlarla yetinecekler.

    Zina açıkça işlenir hale gelecek.

    Kötülük ve fuhuş yayılacak.

    Açıklık yayılacak, hayâsızlık çoğalacak.

    İnsanlar hayatlarından bıkarak ölülere imrenecek.

    Allah allah diyecek kimse kalmayacak.

    Geceyle gündüz birbirine eşit hale gelerek kıyametin kopuş zamanı yaklaşacak.

    Camiler süslenecek, ama ibadete önem verilmeyecek.

    Cihad ve irşad faaliyetleri terk edilecek.

    Sadece din dışı ilimler öğrenilecek.

    Kur’ân’ın önemi insanlar tarafından unutulacak.

    Namaz kılınmayacak.

    Emanete riayet edilmeyecek.

    Ebeveyne isyan edilip beyler hanımlarının emrine girecek.

    Toplumlar geçmişlerine lanet okuyacak.

    Seviyesiz ve şahsiyetsiz kişiler yönetici olacak.

    Yöneticiler insanlara zulmedecek.

    Liderliğe elverişli kimseler azalacak.

    Şerrinden korkulan kimselere itibar edilecek.

    Fâsıklar toplumun efendisi haline gelecek.

    Ahmak ve alçak insanlar dünyanın en mutlu insanları olacak.

    Ticareti dürüst olmayan kişilerin ele geçirecek.

    Yalancılar tasdik edilip doğru konuşanlara itibar edilmeyecek.

    Yıldız falına inanılacak.

    Ani ölümler çoğalacak.

    Cahiller ve dürüst olmayan sûfiler türeyecek.

    Akrabalık bağı kesilecek.

    Kitapların sayısı artacak.

    Gasp olayları çoğalacak…

    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 14/9/2009 - Kur'an'ı Okuyan Ateist Thomas’ın Kur'an Hakkın
  • Kur'an'ı Okuyan Ateist Thomas’ın Kur'an Hakkındaki İlk İzlenimleri


    Thomas’la yaklaşık dört ay süren haftalık görüşmelerimize yaz boyunca ara vermiştik. Eylül ayının sonunda kaldığımız yerden devam ettik. Thomas, yazın Avrupa’ya tatile gitmişti. Tatilde, kendisine hediye ettiğim Kur’an mealini vakit buldukça okumaya çalışmış. İlk 250 sayfayı okuyabilmiş. Bu görüşmemize, Thomas’ın Kur’an hakkındaki ilk izlenimlerini dinleyerek başladık:

    Öncelikle, Kur’an’ın nasıl bir kitap olduğunu anlamaya çalışıyorum. Şu sorunun cevabını arıyorum: Kur’an gerçekten Allah’ın kelamı mı? Yani, “Allah” diye bir yaratıcı, gerçekten varsa Kur’an gibi bir kitabı göndermiş olabilir mi? Anlayacağın, Allah’ın varlığını varsayımsal olarak kabul edip Kur’an’ın ilahî bir kitap olup olmadığını anlamaya çalışıyorum.

    – Aslında bu soruna cevap bulduğunda, Allah’ın varlığıyla ilgili olan soruna da cevap bulmuş olursun. Çünkü Kur’an’ın beşerî bir eser olmadığını anladığında, bunun ilahî bir eser olduğunu tasdik edeceksin. O zaman, Kur’an’ın haber verdiklerinin hak olduğunu da kabul edeceksin. Kur’an’ın en büyük davası, Allah’ın var ve bir olduğudur. Bu anlamda, Kur’an’a semavî kitap olarak iman etmen, diğer iman esaslarını da kabul etmen anlamına gelir.

    Haklısın. Bunun farkındayım. Bu nedenle Kur’an’ı dikkatle okuyup ilahî bir eser mi, yoksa bir beşer tarafından mı yazılmış, anlamaya çalışıyorum. Şimdiye kadarki okumalarımdan Kur’an hakkında edindiğim izlenimleri şöyle özetleyebilirim: Birincisi, Kur’an gayet açık ve basit bir üslupla yazılmış. Özellikle İncil(ler)le kıyaslayınca gayet anlaşılır bir kitap. Sanırım, tek yazarın kaleminden çıkmasından kaynaklanıyor. Bildiğin gibi, İncil farklı birkaç yazar tarafından yazılmış. Bu nedenle, akıcı değil. Bir bütünlük arz etmiyor. Kur’an’ı bu açıdan hayli farklı gördüm. Şunu itiraf edeyim ki akıcı ve anlaşılır olması benim için iyi oldu. İncil gibi olsaydı, muhtemelen biraz okuyup bırakacaktım. Sonunu getiremeyecektim.

    – Kur’an’ın basit ve anlaşılır olması, mesajının anlaşılması açısından önemli. Herkese hitap etme iddiasını taşıyan semavî bir mesajın açık ve anlaşılır olması gerekir. Nitekim Allah, bize ayetlerinin herkesin anlayacağı şekilde hakikatleri ifade ettiğini söylüyor: “And olsun ki sana çok açık ayetler, parlak mucizeler indirdik. Öyle ki iman sahasından uzaklaşmış fasıklardan başkası onları inkâr etmez.” (Bakara Suresi, 2:99) “Allah, düşünesiniz diye, ayetlerini size böylece açıklıyor.” (Bakara Suresi, 2:219) “… insanlara, hatırda tutmaları için ayetlerini iyice açıklıyor.” (Bakara Suresi, 2:221)

    İkincisi, Kur’an’ın teolojik mesajının gayet net olduğu dikkatimi çekti. Sonsuz ilim, sonsuz kudret ve sonsuz hikmet gibi vasıfları olan tek bir Allah var. Allah’ın melekleri var. Her şey kaydediliyor. Sonra kıyamet kopacak. Herkes yeniden diriltilecek ve yargılanacak. Kötüler cehenneme, iyiler de cennete gidecek. Bir de şeytan var işin içinde.

    – Şeytanın neler yapabileceğine ilişkin Kur’an’ın anlattıklarının farkı dikkatini çekti mi?

    Evet. Hıristiyanlıktan hayli farklı. Hıristiyanlar şeytanın insana baskıyla bir şeyler yaptırabileceğine inanıyor. Bir Hıristiyan kötü bir şey yapınca şöyle der: “Şeytan bana yaptırdı.” Şeytanın, insana istemediği şeyleri yaptırabileceğine inanırlar. Kur’an ise şeytanın, insana vesvese vermek dışında, hiçbir şey yapmaya kudretinin olmadığını söylüyor. Bu durumda, kötülüğü işleyen insanın kendisidir.

    – Bu ince farkı fark etmene sevindim. Basit bir fark, ancak çok önemli sonuçları var. Orta Çağ’da, kilise, “İçine şeytan girmiştir” diyerek milyonlarca insanın giyotine göndermişti. Bu anlayış, Hıristiyanlıkta, şeytana biçilen rolün farklılığından kaynaklanmıştı.

    Kur’an’ın Hıristiyanlık konusunda çok net bilgiler içerdiğini gördüm. Hz. İsa’dan bahsederken Allah’ın değil, “Meryem’in oğlu” diyor. Hıristiyanların, teslis inancının yanlış olduğunu açıkça ifade ediyor. Yeri gelmişken bu konuda bir hatıramı paylaşmak istiyorum. Geçenlerde, İncil’le ilgili haftalık dersler veren bir kiliseye gittim. Hz. İsa’ya hem baba, yani yaratıcı hem de oğul diyorlardı. Nasıl bir kişi hem baba hem de oğul olur, diye sordum. “Bu imanî bir meseledir. Akıl ile izahını yapamayız. İncil’de anlatıldığı gibi inanırız” dediler. İncil’de, Hz. İsa’nın “baba” diye kendisinden başka birine dua ettiğini gösteren iki ayeti onlarla paylaştım. Bana çok kötü baktılar. Hiç hoş karşılamadılar söylediklerimi. Farklı görüşe açık olmadıklarını anladım. Bir nevi koyun gibiler. Kendilerini teselli etmek için ders alıyorlar. Kilisenin anlattığını sorgulamadan kabul ediyorlar. İki defa toplantılarına katıldım. Bir daha da devam edemedim.

    – Koyun benzetmen ilginç. Kur’an da benzer bir tabirle, inkâr edenlerin koyun gibi atalarının inançlarını takip ettiklerini ve kendilerine gelen yeni mesaja kulak vermediklerini söylüyor: “O inkârcıların hâli, çobanlarının bağırıp çağırmasından başka bir şey anlamayan hayvanlara benzer. Onlar sağırdırlar, hakkı işitmezler; dilsizdirler, hakkı söylemezler; kördürler, hakikati görmezler. Peygamberin tebliğ ettiklerini düşünüp anlamazlar.” (Bakara Suresi, 2:171) O derse ben de katılıp Kur’an’daki tevhidi anlatsaydım, beni recmederlerdi herhâlde!

    Bence de hâlin yaman olurdu. Rasyonel biri olarak, İslam’ın Hıristiyanlığa göre daha makul bir din olduğunu kabul ediyorum. Saçma bir şeyi insana dayatmıyor. İnananları, düşünmeye davet ediyor; oysaki Hıristiyanlık, aklınızı atın, diyor. Kur’an’ın tam tersini yapıyor. Benim gibi insanlar için kabul edilir bir şey değil.

    – Doğrusunu söylemek gerekirse ben senden daha çok Hıristiyanların durumuna şaşırıyorum. Akıl, ilim ve burhanın hâkim olduğu bir asırda, iki milyarı aşkın insanın, aklen kabulü imkânsız olan teslise inanmalarını anlayamıyorum. Şimdiye kadar, insanları uyutarak teslis inancını devam ettirmişler. Bundan sonra işleri çok daha zor. Kitle iletişim araçlarının yaygınlaşması, insanların teslisteki saçmalığı anlamasını hızlandıracak sanırım.

    Kur’an’ı okurken başka bir nokta dikkatimi çekti: Mükâfat dağıtılırken dışlayıcı olmaması. Allah’a inanıp güzel amel işleyen herkesin mükâfat göreceğini söylüyor. Oysa Hıristiyan ve Yahudiler sadece kendilerinin cennete gideceğini iddia ediyorlar. Bu konuda Kur’an’ın daha kapsayıcı olduğunu anladım.

    – Doğru söylüyorsun. Kur’an, tek Allah’a iman edip güzel amel edenlerin mükâfat göreceğini şöyle açıklıyor: “İman edenler ile Yahudilerden, Hıristiyanlardan ve Sâbiîlerden (diğer din mensuplarından) kim Allah’a ve ahiret gününe gerçekten iman ederek güzel işler yaparsa, onların Rableri katında mükâfatları vardır. Onlar için hiçbir korku yoktur; onlar mahzun da olmayacaklardır.” (Bakara Suresi, 2:62)

     

    Bu yazı yazarın Nesil Yayınları'ndan çıkan Rabbini Arayan Thomas -2- isimli kitabından alınmıştır.

    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 20/8/2008 - TÜRKİYE HALKI VE İRAN
  • Cuma günü (15 Ağustos), Fars Rejimi (=İran) Dövlet Başqanı Ehmedinecat'ın Sultanehmed Cami'inde Cuma namazına qatılması ve Türkiyeliler, sanki Ehmedinecat - neuzubillah – Peygamber Efendimiz'miş kimi ona yaxınlaşmaq istedikleri ve elinden öpmek (!!) için hücum etdikleri ile ilgili görüntüleri TVden seyrederken, bir yol daha, Türkiyeliler'in İran Dövleti ve genelde İran (diye adlandırılan ülke) haqqında bilgisiz olduqlar (daha doğrusu, bilgisiz saxlanmış olduqları) bileme isbat oldu ve buna çox derinden teessüflendim, aynı zamanda da, bu bilgizisliğe neden olan Türkiye medyasına öfkeyle doldum. Evet, Türkiyeliler Cuma günü Ehmedinecat'ın elinden öpmek için hucüm edirdiler, çünkü Ehmedinecat'ın ve onun temsil etdiği rejiminin nece bir Türk ve İslam düşmanı olduğundan HEÇ xeberleri yoxdur. Onlar, Fars Rejimi'nin (=İran Rejimi'nin) 16 ilden beridir Müslüman Azerbaycan Türkleri yerine, QATİL ve İŞQALCI Mesihi (=Kristiyan) Ermenileri DESTEKLEDİĞİnden xeberleri yoxdur: Hamımızın bildiği kimi, 1992 ilinde Ermenistan Ordusu, Rus Ordusu'nun yardımıyla Azerbaycan Türk Cumhuriyeti'nin Xocalı şehrine saldıraraq yüzlerce MÜSLÜMAN Türk'ü vehşicesine öldürüb doğram doğram etdiler. Sonra da Qarabağ bölgesini işqalları altına aldılar. Bu işqal da indiye qadar devam etmekdedir. Ama bu olayların qarşısında İran İslam(!) Cumhuriyeti'nin (=Fars Rejimi'nin) tavrı neymiş? Din qardaşı MÜSLÜMAN Azerbaycan'a yardım etmek yerine; İslam topraqlarına tecavüz etmiş olan Ermenistan'ın terefini tutmaq, hata onlara destek bile vermek!!!! (İran – Ermenistan ilişkilerinin son 10 iline baxanda bu ilişkilerin hamı alanlarda gün geçdikce gelişdiğini, ve özellikle de son illerde, aralarínda önemli ekonomik anlaşmaların imzalandığını, hatta Farslar'ın Türkiye'ye yüksek fiyata satdıqları gazı, adeta yox bahasına Ermenistan'a satdıqlarını görürük). Öte yandan, Xocalı Soyqırımı ve Qarabağ'ın işqalı ile ilgili xeberler Fars medyasında (Fars TV ve radyo kanallarının hamısı doğrudan doğruya hükümetin konrolü altındadır) boykot edilmiş; Filistin ve Lübnan'la ilgili xeberler her gün yayımlanarken, Xocalı ve Qarabağ haqqında heç mi heç xeber ve bilgi verilmemiş ve verilmemekdedir. Evet! Türkiyeli bacı qardaşlarımız Fars(=İran) rejimi haqqında büsbütün bilgisiz saxlanmışdırlar: - Türkiye Xalqı, her bir Türkiyeli'nin evinde bulunan ve en eziz şey olaraq bağırlara basılan ay ulduzlu al bayraqlarının; her il Mayıs ayında, sözde Ermeni Soyqırımı anısına Tahran'da Ermeniler'ce düzenlenen Türkiye ve Azerbaycan qarşıdı gösterilerde ODLANDIRILDIĞIndan xebersizdirler. Bunu bilseler de (ki kesinlike bilmeyirler), her halde, o bayrağın yaxılmasına İZİN VERENin, ele bu bağırlarına basdıqları Ehmedinecat, başqa deyişle Fars(=İran) dövleti olduğu, aqıllarına bile gelmez. - Türkiye Türkleri; Ermenistan, Rusya ve Yunanistan'ın, Fars(=İran) rejiminin bölgedeki en önemli MÜTTEFİQLERİni teşkil etdiklerinden xebersizdirler. - Bugün, Farslar'ın özlerinin de başlarına bela olmuş olan PKK'nın vextiyle ele bu Farslar terefinden destek gördüğü, hatta eğitildiği haqqında da heç bilgilleri yoxdur. - Görünüşde, özellikle siyasi alanda, iki qatı düşman kimi görünen Fars(=İran) Rejimi ve İsrail arasında çox geniş KÜLTÜREL İLİŞKİLER bulunduğundan xeberleri yoxdur. - Fars(=İran) Dövleti'nin Ermenistan'ın bağımsılığını tanıyan ilk dövletlerden olduğunu bilmeyirler. - QQTC'nin (Quzey Qıbrıs'ın) Farslar terefinden TANINMADIĞIndan xebersizdirler. ... - Fars(=İran) Dövleti'nin geçen 80 il erzinde uyguladığı kültürel siyasetleri sonucunda bugün, İran'da yaşayan insanların gözünde, Türkiye'nin, müslüman bir ülke değil de dünyanın bir numaralı FESAD ve FEHŞA merkezi olaraq göründüğünden xeberleri yoxdur. - Fars(=İran) Rejimi'nin din alanındaki politikaları sonucunda, bugün İran'da, Sünni Müslümanlar'a ve özellikle üç xelifeye (Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman) ihanetin (=haqaretin) ve söğüş heddine çatan yaman sözler söylemenin RESMEN yaygın duruma gelmiş olduğunu, xelifeleri yamanlamanın (dövletin savunduğu bazı çevrelerce) SEVABLI BİR İŞ OLARAQ göründüğü haqqında bilgileri yoxdur. - İran oxullarında oxudulan tarix kitablarınnda; İslam tarixında ve onun dünyaya yayılması qonusunda son derce büyük rolü olan Osmanlı İmparatorluğu'ndan hemen hemen heç bahsedilmediğini, bahsedildiği bir neçe sayfada ise Osmanlı'nın, Sefevi Türk Xanındanı döneminde İran'a saldıran VEHŞİler olaraq gösterildiğini, bilmemekdedir. ... Fars(=İran) Rejimi'nin, İran'da yaşayan Fars olmayan milletleri (başda, sayıları 30 milyon civarında olan Türkler; Erebler, Kürdler, Beluçlar, Türkmen Türkleri ve ...) en tabii haqlarından yoxsun etmiş olduğnu; 80 ilden beridir onlara, özellikle Türkler'e, qarşı asimilasyon siyasetleri uygulayaraq kültürel anlamda onları yox etmeye çalışdığını bilmemekdedir... ... EVET...! Türkiyeli bacı qardaşlarımız bu gerçekleri, ve İran haqqındaki yüzlerce başqa benzer gerçekleri bilmeyirler. Yalancı, qorxaq ve çoxunluğu yabancılar terefinden yönetilen Türkiye medyasının GİZLEDİĞİ GERÇEKLER! Sizce eğer Türkiye xalqı, bu gerçekleri bilseydi, geçdiğimiz Cuma gününde Sulanehmed'de Ehmedinecat'ı tekbirlerle qarşılayıb uğurlamaq yerine, qoxumuş yumurtalarla qarşılayıb uğurlamaz mıydı? Mohemmed Ucal Ulutürk Güney Azerbaycan, Hemedan, BAHAR
    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 17/8/2008 - GÜZEL HİKAYELER
  • MASAL GİBİ: Gerçek Bir Hikayedir: İskoçya’da yoksul mu yoksul bir çiftçi yaşardı. Adı Fleming’di. Günlerden bir gün tarlada çalışırken bir çığlık duydu. Hemen sesin geldiği yere doğru koştu. Bir de baktı ki, beline kadar bataklığa batmış bir çocuk, kurtarılmak için çırpınıp duruyor. Çocukcağız bir yandan da avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Çiftçi çocuğu bataklıktan çıkardı ve acılı bir ölümden kurtardı. Ertesi gün, Fleming’in evinin önüne gelen gösterişli arabadan şık giyimli bir aristokrat indi. Çiftçinin kurtardığı çocuğun babası olarak tanıttı kendini. “Oğlumu kurtardınız, size bunun karşılığını vermek istiyorum” dedi. Yoksul ve onurlu Fleming “Kabul edemem” diyerek ödülü geri çevirdi. Tam bu sırada kapıdan çiftçinin küçük oğlu göründü. “Bu senin oğlun mu?” diye sordu aristokrat. Çiftçi gururla “evet” dedi. Aristokrat devam etti: “Gel seninle bir anlaşma yapalım. Oğlunu bana ver. İyi bir eğitim almasını sağlayayım. Eğer karakteri babasına benziyorsa ileride gurur duyacağın bir kişi olur.” Bu konuşmalar sonunda Fleming’in oğlu aristokratın desteğinde eğitim gördü. Yıllar geçti. Çiftçi Fleming’in oğlu Londra’daki St. Mary’s Hospital Tıp Fakültesi’nden mezun oldu ve tüm dünyaya adını penisilini bulan Sir Alexander Fleming olarak duyurdu. Bir süre sonra aristokratın oğlu zatürreeye yakalandı. Onu ne mi kurtardı? Penisilin! Aristokratın adı: Lord Randolp Churchill. Oğlunun adı: Sir Winston Churchill. İngiltere’nin gelmiş geçmiş en ünlü başbakanı. Kurtaran doktor: Çiftçinin oğlu Alexander Fleming. Dünyanın en ünlü doktorlarından biri -------------------------------------------------------------------------------------------------------------------- BİR ÖĞRENCİNİN BANA ÖĞRETTİKLERİ: Kaliforniya'da Long Beach şehrindeki Eyalet Üniversitesi'nde öğretim üyesi olarak ders verirken, aynı sömestrde benim iki dersimi alan bir kız öğrencim dikkatimi çekmeye başlamıştı. Bu genç bayanın şu özelliklerinin farkına varmıştım: Her şeyden önce çok güzel bir kızdı; gözüm gayri ihtiyari ona gidiyordu. İkinci olarak çok iyi bir öğrenciydi; bütün sınav ve ödevlerde en yüksek notu o alıyordu. Ayrıca, çok hanımefendi, çok nezih bir kişiliği vardı. Bölümün bir pikniğinde kız öğrencimin nişanlısıyla tanıştım ve itiraf edeyim, ilk aklımdan geçen, "Armudun iyisini ayılar yer" düşüncesi oldu. Yukarıda özelliklerini saydığım o güzel kızın bana tanıştırdığı erkek, yirmi yedi-yirmi sekiz yaşlarında, saçı biraz dökülmüş, şişman denecek kadar toplu, çirkin, kısa boylu biriydi. Bu kişiye parası için yüz vermiş olabileceğini düşündüm. Daha sonra öğrendim ki, bu genç adamın parasal gücü yok; başka bir üniversitenin psikolojik danışmanlık bölümünde doktora öğrencisi olarak okula devam ediyor ve ileride akademisyen olarak kariyer yapıp profesör olmak istiyor. Acaba benim güzel öğrencim bu adamda ne bulmuştu? Bir hafta sonra ders çıkışı koridorda öğrencimin yanına yaklaştım ve Sally adıyla anacağım öğrencimle aramızda şöyle bir konuşma geçti: "Sally, nişanlınla nasıl tanıştığınızı merak ediyorum? "Bir kilise faaliyetinde aynı komitede çalıştık; o zaman tanıdım kendisini " "Nesi seni etkiledi; hangi özelliklerini sevdin? Sally, bir Amerikalı olarak bu soruyu hiç beklemiyordu. Amerikan kültüründe, bu tür sorular kişinin mahremiyetine tecavüz olarak kabul edildiğinden pek sorulmaz. Amerikan kültürüne göre ben o anda Sally'nin mahremiyetine 'burnumu sokuyordum.' Şaşkınlığı geçince çok içten, gözlerinin içi gülerek, "O şahane bir insan; o benim kahramanım! Ben ondan çok şeyler öğrendim" dedi. O anda ilk hissettiğim şey kıskançlık duygusu oldu. Güzel bir kadının erkeğine, "Sen benim kahramanımsın" duygusu içinde bakmasının erkeğe verilmiş en büyük hediye olduğunu hissettim ve anladım. Bu hediyeyi, hayatım boyunca hiç almadığımı biliyordum ve o kişiyi kıskandım. "Nasıl yani?" dedim. "Frank bir yetimhanede büyümüş. Yetim olmanın ne demek olduğunu bildiği için, üniversite öğrencisi olunca, yetimhaneden iki çocuğa ağabeylik yapma kararı almış. Haftada on saatini onlara ayırıyor; onlarla buluşup oynuyor, kitap okuyor, onları müzeye götürüyor. Onların iyi gelişmesi için elinden geleni yapıyor. Biri ameliyat oldu, hastanede yatıyor ve Frank şimdi akşamları hastanede kalıyor, geceleri ona bakıyor." Yüzüme tokat yemiş gibi oldum. Utandım. Kendime kızdım. Ben güya en yüksek eğitim düzeyine gelmiş biriydim ve karşımdakini hala dış görünüşe göre yargılıyor ve onu "ayı" olarak görüyordum. İçimdeki pislikten utandım. Bir süre sonra Sally'nin içinde yetiştiği aile ortamını merak etmeye başladım. Şöyle bir mantık yürüttüm: o adama baktığım zaman ben neden, 'Armudun iyisini ayılar yer' diye düşündüm? Çünkü ben, içinde yetiştiğim ortamda sık sık bu benzetmeyi duyarak büyümüştüm. İçinde yetiştiğim ortam beni nasıl etkilemişse, Sally'nin içinde yetiştiği ortam da onu öyle etkilemiş olmalıydı. Birkaç hafta sonra Sally'e, ailesinin nerede oturduğunu sordum. Los Angeles'in üç yüz elli km kuzeyindeki bir kasabada oturuyorlarmış. Onun ailesiyle tanışmak istediğimi, bunu mümkün olup olamayacağını sordum. "Kendilerine bir sorayım, eminim sizinle tanışmak isteyeceklerdir," dedi ve iki gün sonra, "Ailemle konuştum; sizinle tanışmaktan mutlu olacaklarını söylediler," dedi. Dört-beş hafta sonra San Francisco'ya gidecektim, Sally'nin ailesinin yaşadığı kasaba yolumun üstündeydi, onlara uğrayabilir, onlarla tanıştıktan sonra yoluma devam edebilirdim. Bu planımı Sally'e söylediğimde Sally, "O gün ben de aileme gidecektim; isterseniz beraber gidebiliriz," dedi. Ailesine haber verdi. Onlar da sabah kahvaltısına gelmemizi söylemişler. Long Beach'ten sabahın altısında yola çıktık ve dokuz buçuk civarında Sally'nin ağabeyi Brian'ın evine vardık. Sally'nin babası George orada buluşmamızı uygun görmüş. Çok güleryüzlü bir aileydi. Brian'ın, en ufağı dört yaş civarında dört çocuğu vardı. Ziyaret ettiğim bu güleryüzlü sıcak ailede, iki olay gerçekten dikkatimi çekti. Bunlardan ilki, Sally'nin babası George'un torunlarıyla konuşurken onların göz hizalarına inmesiydi. Bunu o kadar doğal yapıyordu ki, artık farkına varılmadan yapılan bir davranış olduğu belliydi. Sally'ye, babasının torunlarıyla hep böyle mi konuştuğunu sordum. "Evet" yanıtını alınca, kendisi çocukken de babasının, onunla göz hizasına inerek mi konuştuğunu sordum. "Evet, biz böyle biliyoruz. Ağabeyim Brian da çocuklarıyla böyle konuşur; ben de kendi çocuklarımla böyle konuşacağım. Biz böyle biliyoruz", dedi. Tüylerim diken diken oldu. Ben üniversite öğretim üyesiydim ve insan psikolojisi benim uzmanlık alanımdı ama üç çocuğumdan hiçbiriyle göz hizasına inerek konuştuğumu hatırlamıyordum. Kendime kızdım; sonra kendime kızmaktan da vazgeçtim, beni yetiştirenlere kızdım. Sonra onlara kızmaktan da vazgeçtim ve bütün nesilleri yetiştiren kültür ortamına kızdım. Daha sonra kimseye kızmayacağımı anlayarak, oradaki öğrenme fırsatından yararlanmaya karar verdim. Torunlarının önünde diz çökerek konuşan dede George'a "Beyefendi, çocukların göz hizasına inerek konuşuyorsunuz!" dedim. Bana biraz şaşkınlıkla gülümseyerek, "Tabii, onlar küçük insanlar!" yanıtını verdi. Öyle bir bakışı vardı ki, bu bakış sanki 'Bu kadar doğal bir şey ki, herhalde bunu herkes yapıyordur; sen yapmıyor musun?' diyordu. O bakışa karşı bütün yaptığım, mahcup bir gülümseme oldu. Bu güleryüzlü sıcak ailede dikkatimi çeken ikinci olay, Sally'nin ağabeyi Brian'ın davranışı oldu. Brian, Pasifik ülkeleriyle ticaret yapan, oldukça varlıklı biriydi. Evlerinin büyüklüğünden, yüzme havuzundan, çiftliklerinden, arabalarının türünden ailenin zenginliği belli oluyordu. Kahvaltıdan sonra saat on bir dolaylarında telefon çaldı ve Brian bir süre telefonla konuştu. Ofisten arıyorlarmış, Koreli bir işadamı Los Anegeles'ta imiş, kendisiyle görüşmek için helikopterle saat 14'te gelmek istiyormuş. Başka bir randevusu olduğunu söyleyerek bu teklifi reddetmiş olan Brian, bize durumu şöyle açıkladı: 'Dört çocuğum var ve her hafta biriyle dört saat başbaşa geçiririm. Bugün dört yaşındaki kızım Mary'le randevum var. Çocuklar çok çabuk büyüyorlar, eğer dikkat etmezsen, bir bakıyorsun, büyümüşler ve onlarla beraber zaman geçirme olanağı kaybolmuş. Brian'ın yaşam vizyonunu sormadım, ama davranışından nelere öncelik verdiği belli oluyordu. Brian için çocukları şüphesiz en az işi kadar önemliydi. Brian'ın yaşamında bununla ilgili bir pişmanlık duygusu, bir 'keşke' olmayacak. Sally'e sordum: "Baban seninle randevulaşır mıydı?" "Evet", dedi, "yalnız benimle değil, her çocuğuyla sırasıyla başbaşa zaman geçirirdi. Ve ilave etti, "Biz böyle gördük, böyle biliyoruz. Benim çocuğumun da babası böyle yapacak!". Gülümseyerek, "Nereden biliyorsun?" diye sordum. "Biz Frank'le konuştuk" diye cevap verdi. Yine içim cız etti. Daha doğmadan çocuğun gelişme ortamıyla ilgili bir bilinç oluşmuştu. Kendi çocuklarıma içim yandı. Evlenmeden önceki bilincimi, kafamın karmaşıklığını, evlendiğim kıza ettiğim eziyetleri ve ondan da acısı, kendi yavrularıma çektirdiğim acıları düşündüm. Biraz daha düşününce kendimin de acı çektiğini anladım ve bu sefer kendi çocukluğuma içim yandı. Daha sonra babamın, anamın çocukluğuna içim yandı. Ve son durak olarak ülkemin tüm çocuklarına içim yandı. Yine kimseye kızamayacağımı anlayınca, 'bundan sonra ne yapabilirimle ilgili düşünmeye karar verdim. İşte değerli okurum; yazdığım kitaplar, verdiğim seminerler, hazırladığım televizyon programları, 'Ne yapabilirim?' sorusuna verdiğim yanıtların öğeleridir. Sally'nin içinde yetiştiği ortamı görmüş ve anlamış biri olarak onun davranışlarına şimdi daha iyi anlam verebiliyorum. Sally, içinde yetiştiği ailede, varoluşun beş boyutunu da doya doya yaşayabilmişti. Çocuğun hizasına inerek onunla göz göze konuştuğunuz zaman çocuk, 'Sen varsın, sen doğalsın, sen değerlisin, sen güçlüsün ve sen sevilmeye layıksın', mesajı alır ve çocuğun CAN'ı beslenir. Çocuğuyla randevusuna sadık kalan baba, 'Seninle zaman geçirmek istiyorum, seni özledim', mesajını güçlü olarak verir. Çocuk bu mesajı zihinsel olarak değil, sezgisel olarak alır ve aldığı bu sezgisel mesajlar sayesinde çocuğun hamuru, 'Ben sevilmeye layık biriyim!' diye yoğrulur. Bir ana babanın çocuklarına verebileceği en büyük miras, varoluşun beş boyutunda beslenmiş ve buna inanmış güçlü bir CAN'dır. Yazan: Doğan Cüceloğlu ------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------ GÜL YAPRAĞI: Uzakdoğuda bir budist tapınağı bilgeliğin gizlerini aramak için gelenleri kabul ediyordu ve burada geçerli olan incelik, anlatmak istediklerini konuşmadan açıklayabilmekti. Bir gün tapınağın kapısına bir yabancı geldi. Yabancı kapıda öylece durdu ve bekledi. Burada sezgisel buluşmaya inanılıyordu, kapıda tokmak ya da çan, zil türünden ses çıkaran bir gereç yoktu. Bir süre sonra kapı açıldı, içerdeki “bilgelik arayıcısı” kapıda duran yabancıya baktı. Bir selamlaşmadan sonra sessiz konuşmaları başladı. Gelen yabancı, tapınağa girmek ve burada kalmak istiyordu. İçerdeki bir süre kayboldu, sonra elinde ağzına kadar suyla dolu bir kapla döndü ve kabı yabancıya uzattı. Bu yeni bir arayıcıyı kabul edemeyecek kadar doluyuz demekti. Yabancı tapınağın bahçesine döndü, aldığı bir gül yaprağını dolu kabın içindeki suyun üzerine bıraktı. Gül yaprağı suyun üzerinde yüzüyordu ve su taşmamıştı. İçerdeki budist saygıyla eğildi ve kapıyı açarak yabancıyı içeriye aldı. Suyu taşırmayan bir gül yaprağına her zaman yer vardı. Bu sevgiydi ve sevgiye her zaman yer bulunurdu.
    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 17/8/2008 - TARİHTE İSTANBUL DEPREMLERİ
  • Tarih boyunca bir çok deprem yaşayan İstanbul, depremle Bizans İmparatorluğuna başkent olmasından 12 yıl sonra, 342 yılında tanıştı, ancak kent depremden çok fazla etkilenmedi. İstanbul halkı, bir çok küçük sarsıntının dışında 447, 542, 1296, 1509, 1719, 1766, 1894, 1912, 1935, 1963 ve 1999'da meydana gelen depremlerle korku dolu anlar yaşadı. Eminönü Belediyesince, Topkapı Sarayı Müzesi Başkanı Prof. Dr. İlber Ortaylı, tarihçi Prof. Dr. Vahdettin Engin ve Yrd. Doç. Dr. Erhan Afyoncu'ya hazırlatılan ''Payitaht-ı Zemin Eminönü: Bir Dünya Başkenti'' adlı eserden derlediği bilgilere göre, kentte, tarih boyunca bir çok deprem yaşandı. İstanbul, ilk depremini Bizans İmparatorluğunun başkenti olmasından 12 yıl sonra 342 yılında yaşadı. Ancak kent depremden çok fazla etkilenmedi. İstanbul, 24 Ağustos 358'de İzmit'i yerle bir eden depremle yeniden sarsıldı. Kentte, 402, 412, 417, 423, 437 ve 442 yıllarında meydana gelen depremler çeşitli hasarlara yol açtı. İstanbul'da 447'de meydana gelen deprem büyük yıkıntıya neden oldu. Bu yıllarda ''Tanrının Kırbacı Atilla'' Roma ve İstanbul'u tehdit ettiği için surların önemli bir kısmının yıkılması, kentte paniğe yol açtı. İstanbullular, bu tehdidi önleyebilmek için gece gündüz çalışarak surları bir kaç ayda tamir etti. Sonraki yıllarda da İstanbul depremlerle sallanmaya devam etti. 450, 477, 487, 525, 533 yıllarında meydana gelen depremler İstanbul'da hasara sebep oldu. Bir çok evi, surları, heykelleri yıkan 16 Ağustos 542'deki şiddetli deprem, binlerce insanın ölmesine neden oldu. İstanbul'da 7 Mayıs 558'de gerçekleşen deprem çok büyük hasara yol açtı, Ayasofya'nın kubbesi çöktü, yüzlerce ev yıkıldı. İMPARATORUN YATAĞI SARSILDI İstanbul, 583 ve 611 yılındaki depremlerden sonra uzun süre depremlerden uzak yaşadı. Yaklaşık 130 yıl sonra 26 Ekim 740'ta İstanbul büyük bir depremle sarsıldı, daha sonra 780, 790, 796, 860, 866, 869, 948, 989 ve 1010 depremleri meydana geldi. İstanbul 13 Ağustos 1032 ve 16 Mart 1033'te arka arkaya iki depremle tahrip oldu, bunları 1042 ve 1064 depremleri izledi. Kentte 1 Mart 1202'de meydana gelen deprem, şiddeti kadar saraydaki olayla da tarihteki yerini aldı. Depremde Bizans İmparatorunun yatağının önü yarıldı ve bir harem ağası oraya düşerek öldü. Bu depremden 3 yıl sonra İstanbul 1261'ye kadar sürecek Latin işgaline uğradı. Latin döneminde 11 Mart 1231 salı günü meydana gelen şiddetli depremde şehir ve surlar zarar gördü. 1419 DEPREMİNDE TSUNAMİ MEYDANA GELDİ Fazla şiddetli olmayan 1289 depreminden 7 yıl sonra 1 Haziran 1296 Cuma gecesi İstanbul'da büyük bir deprem oluştu. Bu depremde İstanbul'da taş üstünde taş kalmadı. Evler, saraylar, kiliseler, surlar yakıldı, su baskınları meydana geldi, artçı sarsıntılar 2 ay kadar devam etti ve Bizanslılar'a korku dolu anlar yaşattı. İstanbul, Ocak 1303'te ard arda 2 deprem yaşadı. Depremin 1. Athanasios'un ikinci kez patrikliğe tayini sırasında meydana gelmesi, patriğin ''Hayır duası'' olmadığı şeklinde yorumlandı. Bizanslılar 1402'de Timur karşısında Osmanlılar'ın mağlup olmasına sevinirken İstanbul'da meydana gelen deprem, sevinçlerini kursaklarında bıraktı. 1419 depreminde tsunami meydana geldiği de anlatıldı. Bizans döneminde İstanbul'da son deprem 1437'de oldu. 1000 YILINDAN SONRAKİ EN BÜYÜK DEPREM Osmanlı Padişahı Fatih Sultan Mehmet'in 1453'te İstanbul'u fethinden sonra meydana gelen iki büyük deprem, 2. Bayazıd'ın hükümdarlığı dönemine denk geldi. Kentte 10 Eylül 1509 günü gece saat 04.00'te meydana gelen deprem, İstanbul için çok yıkıcı oldu. ''Kıyamet-i Sugra'' yani ''Küçük Kıyamet'' olarak adlandırılan depremden sonra padişah Edirne'ye gitti. İnsanlar ne olduğunu anlayamadan bütün şehir harap oldu. 1509 İstanbul Depremi, ''1000 yılından sonraki dönemde Doğu Akdeniz'de meydana gelen en büyük deprem'' olarak nitelendirildi. Bolu'dan Edirne'ye kadar kendini hissettiren depremde şehir halkının yaklaşık yüzde 10'u deprem sonucu ya öldü ya da yaralandı. Deprem en büyük hasarı camilere verdi. 109 cami tamamen yıkılırken ayakta kalanların da tümünün minaresi tahrip oldu. 1070 ev yıkıldı, surlar zarar gördü, burçlardan 49'u yıkıldı ya da ağır hasar gördü. Ayasofya Camisi'nin ise fetihten sonra yapılan minaresi yıkıldı. 2. Bayazıd'ın Topkapı Sarayı'ndaki yatak odası da depremden çöktü, ancak padişah bir kaç saat önce odadan ayrıldığı için zarar görmedi. EK VERGİ KONULDU Depremden sonra toplanan Divan-ı Hümayun, depremin izlerini silebilmek için her evden 22 akçe ek vergi toplanmasına karar verdi. Şehrin yeniden imar edilmesi için imparatorluk çapında harekete geçildi. Anadolu'dan 37 bin, Rumeli'den 29 bin işçi ve usta İstanbul'a getirildi. Şehrin imarı için işçi ve malzeme temini zaman aldığından İstanbullular 1509 kışını derme çatma yapılarda büyük zorluklar içinde geçirdi. İstanbul'daki imar faaliyetlerine 29 Mart 1510'da başlandı ve çok kısa bir sürede 1 Haziran 1510'da bitirildi. FATİH CAMİ HER DEPREMDE ZARAR GÖRDÜ İstanbulluların hafızalarındaki korkuyu 10 Temmuz 1510'da meydana gelen deprem tekrar canlandırdıysa da fazla bir hasara yol açmadı. Kentte 10 Mayıs 1556'da yaşanan deprem ise hayli yıkıcı oldu. Her İstanbul depreminde olduğu gibi bu depremde de Fatih Camisi büyük zarar gördü. Ayrıca Ayasofya Camisi ve surlarda da hasar oluştu. Bu tarihten sonra 90 yıl kadar İstanbul'da deprem olmadı. 28 Haziran 1648'de sabaha yakın bir saatte İzmit ve İstanbullular depremle uyandı. Ancak bu depremin merkez üssü uzakta olduğu için İstanbul'da fazla bir hasara yol açmadı. Daha sonra, 1653, 1654 ve 1659 depremleri meydana geldi. İstanbul'da 1663 Kasımında meydana gelen deprem aynı anda patlayan fırtına ile kente büyük zarar verdi. Kent 23 yıl aradan sonra Ege Adaları, Karadeniz'in Anadolu sahilleri, Edirne civarı ve bu arada İstanbul'da da hissedilen büyük bir depremle sarsıldı. Ancak bu felaket yüzünden bölgede oluşan zarar konusunda yeterli bilgi bulunmuyor. İstanbul'da 1688, 1689, 1690'da da çok şiddetli olmayan depremler meydana geldi. 18. YÜZYIL KABUS 18. yüzyıl, İstanbul'da depremlerin adeta kabusa döndüğü bir dönem oldu. 1708, 1711, 1712, 1715'te meydana gelen depremler fazla hasara yol açmadı, ancak 1719 sabahı meydana gelen deprem oldukça şiddetliydi. Tahribat sahası Düzce'den başlayan deprem, İzmit, Sapanca, Orhangazi, Karamürsel ve Yalova'yı da etkiledi. İstanbul'da camiler, saraylar ve surlarda yıkıntılar meydana geldi. İstanbul'da 1723-1749 yılları arasında meydana gelen depremler önemli can ve mal kaybına yol açmadı. 2 Eylül 1754 gecesi meydana gelen depremden sonra dönemin padişahı I. Mahmud şehri terk etti. İKİNCİ BÜYÜK DEPREM 1766'DA Osmanlı hakimiyeti altındaki İstanbul'da 1509'dan sonra ikinci büyük deprem, 22 Mayıs 1766'da yaşandı. Kurban Bayramı'nın üçüncü gününe denk gelen deprem, bir perşembe günü, güneş doğduktan yarım saat sonra meydana geldi. Deprem sırasında korkunç gürültüler işitildi ve bu gürültüleri yaklaşık 2 dakika süren bir sarsıntı takip etti. Bundan sonra ise 4 dakika kadar süren düşük şiddetli deprem oldu. Bu depremin artçısı olan sarsıntılar 8 ay devam etti. Depremde yaklaşık 4 bin kişi öldü, çok sayıda kişi de yaralandı. Depremde Fatih Camisi tamamen harap oldu, 100'den fazla öğrenci medresenin yıkıntıları altında kaldı. Sultanahmet, Çorlulu Ali Paşa, İbrahim Paşa, Davud Paşa, Firuzağa, Hafız Ahmed camileri de hasar gördü. Topkapı Sarayı, Eski Saray ve surlar da etkilendi. Devrin padişahı 3. Mustafa bir kaç gün boyunca çadırda kaldıktan sonra İstanbul'u terk ederek Edirne'ye gitti. Vezirhan, Hırkacılar, Şekerciler, Baltacılar, Çuhacılar ve Kalpakçılar hanlarında bazı bölümler yıkıldı. Kapalıçarşı, Esir Pazarı ve Örücüler Çarşısı da hasar gördü. Yerebatan Sarnıcı'nın desteklerinden biri çöktü ve şehir sular altında kaldı. Yollar ve köprüler hasar gördü, bazı yollar kapandı. Halk uzun süre çadırlarda kaldı. Artçı depremlerin 8 ay sürmesi ve 5 Ağustosta da şiddetli bir depremin daha yaşanması insanların evlerine uzun süre girmesini engelledi. Şehirdeki gıda depolarının ve hanların yıkılması veya harap olması sonucu yiyecek sıkıntısı doğdu, içme suyu şebekesinin zarar görmesi halkın temiz su bulmasını zorlaştırdı. 1894 DEPREMİ İstanbul'u tarih boyunca etkileyen büyük depremlerden biri de 10 Temmuz 1894'te yaşandı. Kent, öğleden sonra 12.24'te şiddetli bir depremle sarsıldı. Deprem yaklaşık 18 saniye sürdü ve birbirini takip eden 3 dalga halinde etkisini hissettirdi. 17 Ağustos 1999 Marmara Depremi, özellikleri itibariyle İstanbulluları çok korkutan ve günlerce sokaklarda kalmalarına neden olan 1894 depremine benzetildi. Depremin birinci derecede etkilediği alanlar Marmara Depremi'nin etkilediği alanlarla benzerlik gösterdi. 1894 depreminden Adapazarı, İzmit, Gebze, Kartal, Adalar, Üsküdar, İstanbul, Büyükçekmece, Küçükçekmece, Çatalca, Marmara Denizi'nin bir kısmı, Bozburun, Yalova, Karamürsel ve Sapanca etkilendi. Dönemin padişahı 2. Abdülhamid, zarara uğrayan ve ihtiyacı olan halka yardım yapılmasını istedi ve yaralıların belediye hastanesinde tedavi edilmesini sağladı. Depremin olduğu gün hemen hasar tespitine başlandı. Ayasofya Camisi'nin tamiri için 544 bin kuruşluk bir ödenek ayrıldı. Depremin yarattığı korku nedeniyle halk günlerce evlerine girmedi, memurlar da işlerine gitmedi. 2. Abdülhamid, 11 Temmuzda bütün memurların iş yerlerine girmelerini emretti. Buna rağmen memurların binalara girmemesi üzerine bakanlık bahçelerine barakalar inşa edildi. Depremzedelere yardım kampanyası düzenlenmesi de bu arada gündeme geldi. 2. Abdülhamid 16 Temmuz 1894 tarihli iradesinde depremden zarar görenler için kendi adına 1000 lira bağışladığını, şehzade ve sultanlarının ise 500 lira ile kampanyaya katıldıklarını belirtti. Bu arada yabancı ülkeler de yardım kampanyaları düzenledi. Bu deprem sonrasında 2. Abdülhamid biri Yıldız Sarayı bahçesine diğeri İstanbul Rasathanesi'ne konulmak üzere son sistem 2 sismograf alınmasına karar verdi. Sarsıntının niteliğini ve etkilediği alanları araştırmak üzere Atina Rasathanesi Müdürü Ejinitis, 2. Abdülhamid tarafından İstanbul'a davet edildi. Ejinitis, Marmara Denizi'nde yaptığı araştırmanın sonuçlarını Padişah'a sundu. Deprem çok şiddetli olmasına rağmen Marmara Denizi'nde meydana geldiği için İstanbul'daki binalarda çok büyük bir tahribata yol açmadı. Tahminlere göre bu depremde 280 kişi öldü, 298 kişi de yaralandı. 10 Temmuz depreminde yıkılan yerlerden birisi hiç beklenmedik şekilde Kapalıçarşı oldu. Yapılan araştırmada Kapalıçarşı esnafının dükkanlarını genişletmek amacıyla duvarları tıraşlayarak incelttikleri ve bu incelen kemerlerin depremin sarsıntısına dayanamadığı anlaşıldı. 1912 DEPREMİ Osmanlı döneminde İstanbul'u etkileyen son büyük deprem 9 Ağustos 1912'de Şarköy-Mürefte'de meydana gelen 7,3 büyüklüğündeki depremdi. Edirne'nin güneyinde büyük hasara yol açan deprem, İstanbul'da bir çok evin bacasının yıkılmasına, duvarlarının çatlamasına ve telgraf direklerinin hasar görmesine neden oldu. İstanbul'u şiddetle sarsan 1894 ve 1999 depremleri arasında Marmara Denizi merkezli iki ayrı deprem daha şehirde etkili oldu. Bu depremlerin her ikisi de 6,4 büyüklüğünde olup, biri 4 Ocak 1935'te, diğeri ise 18 Eylül 1963 tarihinde meydana geldi. Her iki deprem de İstanbul'da şiddetli hissedildi, İstanbul bu depremleri önemli bir hasar görmeden atlatmayı başardı. İstanbul'u derinden etkileyen ve insanların deprem gerçeği ile yüzleşmesine yol açan 17 Ağustos 1999 Marmara Depreminden 36 yıl önce 18 Eylül 1963'te meydana gelen 6,3 büyüklüğündeki deprem de şehri hayli sarstı fakat yıkılan bina olmadı. Bu depremde sadece bir kişi sarsıntıdan başına bir tuğla düşmesi sonucu hayatını kaybetti.
    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 15/8/2008 - SARIMSAK İÇECEĞİ
  • Soyulup, yıkanmış sarımsaklardan bir su bardağının 3/4 kadar alınır, ezilir. Bir kilogram limon sıkılır. Bu limon suyu bir şişeye konur. üzerine ezilmiş sarımsak ilave edilir. Şişenin ağzı çok sıkı kapatılmaz. Güneş görmeyen, serin bir yerde 10 gün bekletilir. Bir su bardağı suyu kaynatıp içine 1.5 yemek kaşığı kekik atıp demleyin. Bunun suyunu süzün, soğutup limon suyunun üzerine ilave edin. Eğer isterseniz bu karışıma yarım çay bardağı sirke veya 4 yemek kaşığı bal ilave edebilirsiniz. Karışım şişesini, ağzını çok sıkı kapatmadan buzdolabının kapağında meşrubat koyduğunuz tere koyun.  Elde ettiğiniz karışımdan hergün, tok karnına yarım çay bardağı için. Kalp, damar sertliği, tansiyon ve kafadaki uğultuya çok çok iyi gelir. Astım ve vereme çok iyi gelir. Kendim denedim çok faydasını gördüm. Sigara yüzünden, yol yürüyemezken şimdi gençlerle top bile oynuyabiliyorum. Bilhassa, 40 yaşının üzerindeyseniz sürekli kullanın. Hiçbir sakıncası yok. Herkese hayırlı şifalar dilerim. (Faydasını görenler lütfen buraya yorum yazsınlar)

    Ayrıca gene sarımsakla hazırlanan ve kansere iyi geldiği kanıtlanmış bir karışım formülü biliyorum ama yapımında alkol kullanıldığı için onun yapılışını prensip gereği bu bloğa yazamıyorum. Özellikle isteyenlere mail yoluyla gönderebilirim.
    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 14/8/2008 - keten tohumu_
  • OMEGA-3 ( N-3 ) yağ asitleri içeren besinlerin sağlığımız açısından önemini belgeleyen araştırma sonuçları arttıkça, beslenme uzmanları, doktorlar ve tüketicilerin, balık yağı ve keten tohumuna ilgileri arttı. Bu ürünlere yönelişin artmasındaki diğer önemli unsur da, vücudumuzun üretemediği N-3 yağ asitlerinin, mutlaka dışarıdan besin yoluyla alınmasının gerekliliği. Keten tohumu yüksek oranda çoklu doymamış yağ asitleri, düşük oranda doymuş yağ asiti, yüksek oranda lifle birlikte bol miktarda potasyum, az miktarlarda ise magnezyum, demir, bakır, çinko ve çeşitli vitaminler içerir. 100 gr. keten yağı 13.4 mg. E vitamini, 100 gr. keten tohumu ise yaklaşık 450 kcal. içerir daha uygun sanki. Keten tohumunun amino asit profili soya ununa benzer özellikler gösterir. İçerdiği N-3 yağ asiti oranı, (Omega-6 nın yaklaşık dört katıdır) çözünebilir ve çözünemez liflerce zenginliği ve bir çeşit bitkisel östrojen olan lignanların en zengin kaynağı olması nedeniyle keten tohumu beslenme uzmanları tarafından sıklıkla önerilir. Lignanlar, hormonlara bağlı kanser türlerinde (göğüs, prostat vb.) seks hormonlarına müdahale ederek kansere karşı koruma yapar; tümör hücrelerinin büyümesini engeller. Keten tohumunda bulunan lignanlar birer doğal SERM’dir (östrojeni seçerek alan modülatörler); östrojen kullanımının zararlarından korurken tüm diğer olumlu etkilerinden de yararlanmayı sağlarlar. Örneğin; östrojenin kemiklerde bağlantı kurup büyümeyi sağlamasına izin verirken; hasar verebileceği göğüs ve rahim içi gibi hassas bölgelere girmesine izin vermezler. Fazladan bir hücre büyümesi olmadığında kanser riski azalır. Keten tohumu 100 gramda toplam 240.6 mg. bitkisel östrojen içerirken, birçok diğer gıda maddesinde bu 100 gramda 17 mg.’ı geçmez. İçerdiği lifin yaklaşık olacak üçte ikisi suda çözünemeyen, geri kalanıysa çözünen lif özelliğini taşır. Suda çözünmeyen lifler dışkı yoğunluğunu arttırarak, bağırsak geçiş zamanını azaltarak kabızlığı önleyici, bağırsakları yumuşatıcı etki yaparlar. Keten tohumunda bulunan suda çözünür lifler (mucilage zamkı/sakızı) kan şekeri seviyesini korur, kolesterol seviyesini düşürürler. Beslenmedeki yüksek lif miktarının kanser önleyici etkileri de söz konusudur. Beslenmede ideal yağ asiti dengesini sağlamak için, ana yağımızı tekli doymamış yağ asiti oranı yüksek soğuk sıkım zeytinyağı olarak seçmeli, doymuş ve transyağları (hidrojene) minimuma indirmeli, tahıla - ekmeğe bağlılığımızı düşürmeli, bol bol yeşil yapraklı gıdalar tüketmeli ve mutfağımızı keten tohumuyla takviye etmeliyiz. Keten tohumu içerdiği alfa-linolenik asit (N-3 yağ asitlerinin en önemli üyesi) açısından besinlerin en zenginidir. Alfa-linolenik asitin bir kısmı, vücutta uzun zincir N-3 yağ asitleri EPA ve DHA ya dönüşürler ki bunlar iyi kolesterolü yükseltir, yüksek tansiyonda düşürücü etki yapar, kanın pıhtılaşma eğilimini azaltır, plazma trigliserid düzeyini, aritmi riskini azaltır. Dolayısı ile alfa-linolenik asitin koroner kalp hastalığı riskini azalttığı tespit edilmiştir. Keten tohumu üzerine yapılan araştırmalar, düzenli keten tohumu kullanımının dolayısı ile alfa linolenik yağ tüketiminin, arterioskılerozun (damar sertliği) gelişmesini önleyebileceğini, iltahabi hastalıklarda olmalı ve otobağışıklık rahatsızlıklarında etkili olabileceğini göstermektedir. N-3 çe dengeli beslenmenin kanseri engelleyici özellikleri de tespit edilmiştir. Yağ asitleri dengesinin N-6, doymuş yağ asitleri ve trans yağlar tarafına kayması sadece daha az N-3 tüketmemiz anlamına gelmemekte aynı zamanda bu yağlar, alfa-linolenik yağ asitinin uzun zincir N-3 yağ asitlerine dönüşmesi engelleyerekte vücudumuz N-3 yağ asitlerinden gerekli faydayı sağlamasını engellemiş olurlar. Keten tohumunu doğal ürün dükkanlarından veya aktarlardan temin edebilirsiniz. Tazeliğini anlamak için çimlenip çimlenmediğine bakabilirsiniz, eğer çimlenmiyorsa aldığınız yere iade ediniz. Keten tohumları sert olduğundan dikkatli bir çiğnemede bile yeterince öğütülemeyebilirler, bu da yeterince sindirilmeden vücuttan atılmalarına sebep olur. Öğütülmüş keten tohumunun sindirimi çok daha kolaydır. Keten tohumlarını öğüterek yersek onun şifai özelliklerinden daha fazla faydalanabiliriz. Keten tohumunu öğütmek için karabiber veya kahve el değirmenleri ya da bu tip tohumları öğütmek için özel olarak üretilmiş elektrikli öğütücüler kullanılabilir (ülkemizde bulunmaktadır). Keten tohumu oda sıcaklığında bir yıl tazeliğini korur. Öğütülmüş keten tohumu ise 30 gün boyunca hava geçirmez kapaklı bir kavanozda buzdolabında saklanabilir. Batıda fırıncılık sektörü tüketicinin talebini karşılamak üzere karışık tahıl ekmeklerine öğütülmüş keten tohumu ekleme yoluna gitmiştir. Öğütülmüş keten tohumu ayrıca hazır karışımlarda (kekler vb), dondurulmuş hamur işlerinde ve hazır eritilerek servis yapılan ürünlerle gıda endüstrisine girmiştir. Ayrıca tavuklara keten tohumu yedirilerek elde edilen N-3 çe zenginleştirilmiş yumurtalar da vardır. Sizler de mutfakta keten tohumunu el altında bulundurarak, onu öğütülmüş halde salatalarınıza, yoğurdunuza, müslinize serpebilir, fırında yaptığınız hamur işlerine katabilir, pilavdan çorbalara, tatlılardan tuzlulara her yemeğinizde kullanabilirsiniz. Günlük 2000 kcal.’ ye eşdeğer besin tüketen bir insan için günde 1 çorba kaşığı öğütülmemiş keten tohumu kullanımı N-3 yağ asitleri kullanımı açısından yeterli katkıyı sağlayacaktır. Yaptığınız hamur işlerinde her bir bardak unun içinden 2 çorba kaşığı un alıp yerine 2 çorba kaşığı öğütülmüş keten tohumu katabilir veya yağca bir değişim yapmak istiyorsanız her 1 ölçü yağ yerine 3 ölçü öğütülmüş keten tohumu katabilirsiniz. Laboratuar çalışmalarında öğütülmüş veya öğütülmemiş tohumların fırında 2 saat boyunca 178 derece sıcaklıkta N-3 yağ asitlerini ve lignanlarını neredeyse hiç yitirmediği tespit edilmiştir. Fakat keten tohumu yağı iyi bir N-3 yağ asiti kaynağı olsa da, tohumdaki lif ve lignanlarını yitirmiştir. Keten tohumu yağının kullanım esnasında ısıya maruz bırakılmaması tavsiye edilmektedir (yemekler piştikten sonra ve salatalarda). Geleneksel tedavide kullanımı Keten tohumu antimantari, antimitoz ve antioksidan özellikler taşır. Keten tohumlarında bulunan müsilaj, bağırsakta su çekip şişerek,mekanik müshil olarak tesir eder. Ketenin bu etkiyi göstermesi biraz zaman alır fakat tahriş yapmama gibi önemli bir avantaja sahiptir. Yine bu özelliğiyle diğer müshillere nazaran daha uzun süre kullanılabilir. Ayrıca içerdiği yağda müsil yapıcı etkiye destek sağlar. Eski Mısırlılar zamanından beri bu amaçla kullanıldığı bilinmektedir. Yine müsilajın yumuşatıcı etkisinden dolayı gastrit, mide ülseri gibi sindirim sistemi tahrişlerinde de kullanılır. Bu amaç için günde bir kez tercihen yatmadan önce 1-2 çay kaşığı tohum yenir, üzerine 2 bardak su içilir. Öksürüğe, nezleye, üşütmeye karşı 1 çorba kaşığı keten tohumu 3 fincan suda 10 dakika kaynatılır; 3-5 dakika bekletilip süzüldükten sonra içilir. Bu çayın buharı burundan teneffüs edilir. Akciğer hastalıkları ve zatüreede 80 gr. keten tohumu 40 gr. rezene tohumuna karıştırılarak az sıcak suda lapa yapılır ve iki tülbent arasına konarak göğüse ve sırta yerleştirilir. Çıban, gece yanığı ve eziklerin iyileştirilmesinde 80 gr. keten tohumu ile 40 gr ebegümeci lapası yapılarak yaranın üzerine konur. Böbrek ağrısı ve kramplarda iki çay kaşığı keten tohumu 6 fincan suda 10 dakika kaynatılıp, 5 dakika bekletilip süzülür. Batur ŞEHİRLİOĞLU
    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 14/8/2008 - ŞİFALI BİTKİLER_1
  • acı bakla Semen Lupini Şeker hastalığına karşı kullanılır. acı elma yağı Salvia Triloba Gaz söktürücü, midevi, ter kesici, idrar artırıcıdır. Haricen yara iyi edici ve antiseptik olarak kullanılır. acı yonga Lignum Quassiae İştah açıcı, kuvvet verici, kurt ve ateş düşürücü acıağaç İştah açar, hazmı kolaylaştırır. Ateşi düşürür. Tükürük ifrazatını arttırır. Mide, bağırsak, karaciğer ve böbreklerin çalışmasını düzenler. Böbrek sancılarını keser, taşların düşürülmesine yardımcı olur. Bağırsak kurtlarını döker. Kanamaları durdurur. Haşarat kaçırıcı olarak da kullanılır. Fazla kullanılacak olursa; baş dönmesi, mide bulantısı ve kusma yapar. ahlat (yabanarmudu ) Meyveleri ishal keser. Zehirli hayvan sokmalarinda, filizi ezilip yaraya sürülür. alıç Asabi çarpıntıları giderir. Sinir bozukluğunu geçirir. Yüksek tansiyonu düşürür. Aritmide kullanılır. Uykusuzluğu giderir. Kalbi kuvvetlendirir. Damar sertliği ve göğüs nezlesinde faydalıdır. altınotu Herba Ceterachi İdrar söktürücü ve kabız etkileri vardır. Basura karşı, haricen kullanılır. amber Ambra Grisea Kaşalot balığından elde edilir. Kalbi kuvvetlendirir, iştah açar ve cinsel arzuyu artırır. anason yağı Oleum anisi Sinir sistemi uyarıcısıdır. andız kökü Radix Helenii Safra söktürücü, öksürük kesici, göğüs yumuşatıcı,kuvvet verici ve kurt düşürücüdür. ardıç Kozalaklari mavimsi siyah renklidir. Yenir ve idrar söktürücü özelliktedir. ardıç tohumu Fructus Juniperi İdrar artırıcı, terletici, midevi ve antiseptik özellikleri vardır. aslanağzı Balgam söktürür. Bronşitte rahatlık verir aspir Flos Carthami Romatizma ağrılarına karşı etkilidir. Dahilen terletici, kurt düşürücü ve adet getiricidir. ayı üzümü Kuvvet verir. İshali keser. İdrar yollarını temizler. İdrar söktürür. Ateşi düşürür. İdrar yollarındaki taşların düşmesine yardım eder. Prostat büyümesinden kaynaklanan şikayetleri giderir. ayrıkotu Bitkinin etli kökleri çok eskiden beri üriner hastalıklarda kullanılan önemli bir halk ilacıdır. Kökler mesane ve böbrek iltihapları dahil, mesanedeki tas ve kumları düşürmek için kullanılan iyi bir idrar söktürücüdür. badem yağı Oleum Amygdalae Dahilen müshil, haricen yumuşatı- cı ve yara iyi edici olarak kullanılır. baldıran ( ağuotu) Nemli yerlerde yetişen, 1-2 metre boyunda zehirli bir bitkidir.Ev ilaçlarında kullanılmaz.Tıpta, özellikle dişçilik alanında kullanılır.Ağrı kesici, spazm giderici ve siyatik, tetanoz ile epilepsi hastalıklarinin tedavisinde kullanılır. balıkotu Fructus Cocculi indici Dahilen kurt düşürücü, sara nöbetlerini azaltıcı olarak kullanılır. Tehlikeli bir drogdur. bamya çiçeği Flos Hibisci Dahilen göğüs yumuşatıcı, lapa halinde haricen çıbanları olgunlaştırıcıdır.Kabızlığa karşı etkili ve zararsız bir drogdur. banotu Yumuşak tüylü, otsu bir bitki. Gavur haşhaşı adıyla da bilinmektedir.Meyve çok tohumlu ve bir kapakla açılıp tohumlarını saçan bir kapsüldür.Altı türü vardır. (Siyah Banotu) ile (Mısır Banotu) tedavi sahasında kullanılır. Mısır Banotu Malatya civarında bulunmaktadır. Bilhassa alkaloit endüstrisi için önemlidir. Siyah Banotu hemen hemen bütün Anadolu ve Trakya�da bulunur. Meyvaları çanak yapraklar tarafından sarılan, kapak ile açılan bir kapsüldür. Bu kapsül içinde gri esmer renkli, üzerinde küçük çukurcuklar bulunan çok miktarda tohum bulunur.Bitkinin kullanılan kısmı yaprakları, kökü ve tohumlarıdır. Yapraklar, bitki çiçekli iken toplanır ve kurutulur. Tohumlar tamamen olgunlaştıktan sonra alınır, güneşte ya da 40-50 derecelik fırınlarda kurutulur. Kuvvetli bir uyuşturucu ve ağrı kesicidir. Bazi müshillerin tesir edebilmesini kolaylaştırır. Bilmeden kullanıldığında zehirlenmelere sebeb olan bir bitkidir. besbase Rhizoma Polypodii Müshil, safra ve balgam söktürücü ve kurt düşürücü etkilere sahiptir. biberiye ( kuşdili otu) 1-2 m yüksekliğinde, kışın yapraklarını dökmeyen bir bitki.Kuşdili olarak da bilinir.Yapraklar ve çiçeklerinden uçucu yağ, tanen, acı maddeler, organik asitler ve glikozit elde edilir. Mide ve barsak uyarıcısı, idrar söktürücü ve safra artırıcı etkisi vardır. Uçucu yağ, uyarıcı olarak haricen kullanılır. Ayrıca hazımsızlığı giderir. Çarpıntıları keser, migreni keser.İdrar ve adet söktürür. biberiye yağı Oleum Rosmarini Haricen romatizma ağrılarını dindirici olarak kullanılır. boru çiçeği ( çan çiçeği ) Nefes darlığı , bronşit ve astımın sebep olduğu rahatsızlıkları giderir. ceviz yağı Juglandis regiae Müshil ve safra artırıcı olarak kullanılır. civan perçemi (binbir yaprak otu, kandil çiçeği) Bitkinin kullanılan kısmı, yapraklı ve çiçekli dallarıdır. Dallar ve çiçekler henüz tamamen açılmadan toplanır ve gölgede kurutulur. Bitkinin bu kısımları uçucu yağ, sabit yağ ve acı glikozit maddelerini ihtiva ederler. Kuvvet verici, uyarıcı, idrar ve gaz söktürücüdür. İçersindeki Sincolden dolayı antiseptik, balgam söktürücü ve midevidir. Yara iyi edici bir özelliği vardır. Basurda sulu hulasası fitil halinde verilir. çakşırotu kökü Ferulae meifoliae Cinsel kudreti artırıcı olarak etkilidir. çamsakızı Terebenthina Communis Solunum ve idrar yolları hastalıklarında kullanılan etkili bir antiseptiktir. çamtere-bentin yağı Oleum Terebinthinae Neft yağı olarak da tanınır. Hari- cen romatizma ağrılarını giderici ve saçları besleyici olarak kullanılır çiğdem (mahmur çiçeği) Bitkinin kullanılan kısmı tohumları ve yumrusudur. İdrar söktürür, Kabızlığı giderir. Kesinlikle tavsiye edilen miktardan fazla kullanılmamalıdır. Çiğdem tohumu ve yumrusundan hazırlanan preparatlar uzun zamandan beri damla hastalığına karşı kullanılmaktadır. Daha çok ziraatta kullanılır. çörekotu yağı Nigellae sativae Haricen saç dökülmesi ve kepeğe karşı kullanılır. çöven kökü Radix Saponariae albae Tedavide nadiren kullanılır. Bilhassa tahin helvası yapımında kullanılır. İdrar ve balgam söktürücüdür. defne Terletir, ateşi düşürür. Vücuda rahatlık verir. İdrar ve adet söktürür. İştah açar. Sinir ağrılarını dindirir defne yağı Lauri expressum Romatizma ağrılarını dindirici ve vücut parazitlerini öldürücüdür. Ayrıca, saç dökülmesini de önler. defne yaprağı Folium Lauri Terletici, antiseptik ve midevi etkilere sahiptir. demirhindi Pulpa Tamarindorum Müshil ve müleyyin bir etkiye sahiptir. Hiçbir tahriş edici etkisi yoktur. deniz kadayıfı Solunum ve hazım sistemi nezlelerini giderir. Vücudu besleyici olarak da kullanılır. deniz yosunu Metabolizmanın işleyişini hızlandırıyor. Troid hormonundaki dengesizlikleri engellen maddelir içeren su yosunu, metabolizmayı hızlandırıyor. Ayrıca, B vitamini, kalsiyum ve çinko içeren yosun; deriye, tırnaklara ve saça karşı etkili. dereotu Bitkinin kullanılan kısmı meyveleridir. Meyveler eylül sonunda toplanır ve gölgede kurutulur. Meyvelerinde sabit ve uçucu yağ, pektin ve azotlu bileşikler vardır. Meyveler yatıştırıcı, mide ve bağırsak gazlarını önleyici olarak kullanılır. Hazımsızlık ve hıçkırığa tesiri iyidir. Yaprakları da yemek ve salatalarda kullanılır. deve çökerten Fructus Tribuli Taş düşürücü, idrar söktürücü ve kuvvet verici olarak kullanılmaktadır. devedikeni Ateş düşürür. Terletir ve vücuda rahatlık verir. düğün çiçeği Kavak merhemi ile birlikte haricen basura karşı verilmektedir. ebegümeci Göğsü yumuşatır. Öksürük keser. Mide bulantısı ve kusmaları önler. Ateşi düşürüp vücuda rahatlık verir. Boğaz ve bademcik iltihaplarını giderir. Dişeti hastalıklarını tedavi eder. eğir kökü Rhizoma Calami aromatici Gaz söktürücü, terletici ve antispazmotiktir. Dahilen Prostat, haricen ise romatizma için kullanılır. eğreltiotu Barsak parazitlerine karşı çok eski tarihlerden beri kullanılmaktadır. Toz veya hulasa halinde alınır. Tavsiye edilen miktardan fazla alınmamalıdır. fesleğen Öksürüğü keser. Baş dönmesini durdurur. Arı sokmasında faydalıdır. Ağız yaralarını tedavi eder. Fesleğen kokusu, sivrisinek ve tahtakurusu gibi haşaratları kaçırır. funda ( süpürge otu) Bazı türlerinin dalları ipek böcekçiliğinde askı olarak kullanılır. Dalları çalı süpürgesi yapımında, ayrıca yakacak olarak kullanılır. Genel olarak idrar yolları taşlarına karşı idrar söktürücü olarak kullanılır. Funda ayrıca, ishal ve böbrek taşları tedavisinde kullanılır. Zeytinyağı ile hazırlanan merhemi çıban ve egzamada faydalıdır. Zayıflamak için de kullanıldığı bilinmektedir. gelincik Nefes darlığı, astım ve bronşitte rahatlık verir. Kan tükürme ve kusmayı önler. Yanıkları iyileştirir. gül Gülden gülyağı ve gülsuyu elde edilir. Gülyağı kozmetik ve parfümeride kullanılır.Gülyağının antiseptik (mikrop öldürücü) etkisi vardır. Boğaz ve bademcik iltihaplarını giderir. Göz kanlanmaları ve göz nezlesinde etkilidir. Dahilen ise hafif müshil etkilidir. Gülsuyu ve gül reçelleri halk arasında yaygın olarak kullanılır. günlük Gummi Olibanum Dahilen kuvvet verici, yatıştırıcı, kabız, idrar artırıcı, adet söktürücü, adet getirici ve romatizma ağrılarını dindiricidir. günlük ağacı Ağacın yongaları kurutulur, günlük ve buhur olarak kullanılır. Nefes darlığını giderir. Tütsü olarak kullanılır. güzelavratotu Ağrı kesici ilaç yapımında kullanılır. Ayrıca, mide, barsak, astım, kalp, sinir ve beyin hastalıklarının tedavisi için yapılan ilaçlarda da kullanılmaktadır. halile ( kara sarı) Fructus Myrobalani Sarı halile müshil, Kara halile ise kabız olarak kullanılır. Haricen ise yara iyileştiricidir. hanımeli Tıpta yaprakları gargara yapmak için, çiçekleri antispazmodik olarak, meyveleri de idrar söktürücü ve kusturucu olarak kullanılır. hardal tohumu Sinapis nigrae Haricen lapası, yakısı ve banyosu yapılir. Kanı cilde toplamak ve ağrı kesmek için kullanılır. haşhaş Bitkinin kullanılan kısımları ham meyvelerinin çizilmesi ile elde edilen afyon, kurutulmuş ham meyveler, yapraklar, tohumları ve tohumlarından elde edilen yağıdır.Bilhassa haricen kullanılan bazı merhemlerin bileşimine girer ve ağrı dindiricidir.Bileşiminde toplanma zamanına göre değişen afyon alkaloitleri vardır. Harici ağrı dindirici olarak, özellikle diş hekimliğinde kullanılır. Tohumlarının yağı ise, tohumları soğukta tazyik edilmesi suretiyle elde edilen yağdır. Soğukta elde edilen yağın bileşiminde asitler az, sıcakta elde edilen yağın ise asitleri fazladır. Soğukta elde edilen yağ, bazı merhemlerin bileşimine girer. Sıcakta elde edilen yağ, yemek yağı ve sanayide sabun yapımında kullanılır. İçerdiği zehirli maddeli dolayısıyla, hekim kontrolü ve tavsiyesi olmadan kesinlikle kullanılmamalıdır. hatmi Ağız, boğaz ve dişeti iltihaplarını iyileştirir. Bağırsak iltihaplarını giderir. hatmi çiçeği Flos Altheae Göğüs yumuşatıcı ve tahrişleri gidericidir. havuç tohumu Dauci carotae Midevi, gaz söktürücü, gebeliği önleyici ve cinsel gücü artırıcıdır. hayıt İdrar söktürür. Sancıları keser. Aybaşı kanamalarını düzenler. Anne sütünü artırır. Hazımsızlığı giderir. Karın ağrısı ve ishali keser. Ayak şişlerini indirir. Akrep ve arı sokmalarında kullanılır. hayıt tohumu Agni-Casti idrar artırıcı, gaz söktürücü ve yatıştırıcıdır. hint yağı Oleum Ricini İnce barsak üzerinde etkili olan ve tahriş yapmayan bir müshildir hodan Bitkinin çiçekleri ve yaprakları kullanılır. Fazla miktarda müsilaj, reçine, madeni tuzlar taşır. Yapraklar ve çiçekler ter verici, idrar ve balgam söktürücüdür. Boğaz ağrılarına ve öksürüğe karsı kullanılır. hünnap Jujubae Göğüs yumuşatıcı, öksürük kesici, müshil ve kan temizleyicidir. Şeker hastalığına karşı da kullanılır. hüsnüyusuf Mide üşütmesinden doğan şikayetleri giderir. İktidarsızlıkta da faydalıdır. ısırgan Dıştan tatbik edildiği zaman iç organlarda biriken kanı çeker. Burun kanamalarını keser. Balgam söktürür. iğde çiçeği Flos Elaeagni Kabız, kuvvet verici ve antiseptiktir. C vitamini deposudur. Gribe karşı etkilidir. iye İdrar yolları enfeksiyonunun kısaltılmış şekli kakao yağı Oleum cacao Basur memelerini, kadınların göğüslerindeki yara ve çatlakları yumuşatmak için haricen kullanılır. kantaron Çayı kuvvet verici, iştah açıcı, ateş düşürücü ve hazmı kolaylaştırıcı olarak verilir. Ayrıca astım ve mide ağrılarında da faydalı olduğu bilinir. karabaş otu Ağrıları dindirir. Kalbe kuvvet verir. Balgam söker. Uyuşukluk giderir, zindelik verir. karabaş yağı Lavandulae Romanae Haricen ve dahilen antiseptik olarak kullanılır. karanfil yağı Oleum Caryophylli Dişhekimliğinde antiseptik ve ağrı kesici olarak, dahilen ise gaz söktürücü olarak kullanılır. kasımpatı Böcek öldürücü ilaç yapılır. katırtırnağı İdrar ve balgam söktürür. Hazmı kolaylaştırır. Böbrek ve safrakesesi taşlarının düşürülmesine yardım eder. Mesane hastalıklarını tedavi eder. Romatizmada faydalıdır. Kabızlığı giderir. Kalp hastalıklarında kullanılır. kayın ağacı Avrupa kayınının tohumlarından elde edilen yağ, yemek yağı olarak margarin endüstrisinde kullanılır. Kayın katranının distilasyonundan antiseptik olarak kullanılan kreozot elde edilir. Bu da dıştan romatizma ve deri hastalıklarına karşı kullanılır. Kabuklarının suda kaynatılmasıyla elde edilen su yüz lekeleri ve çilleri giderir. kaynanadili Dizanteri ve ishali giderir. kebabiye Cubebae Solunum sistemi antiseptiğidir. Belsoğukluğunda kullanılır. keçiboynuzu Olgun meyveleri gıda olarak kullanılır. Kuru meyvelerin temizlenmiş unu bilhassa süt çocuklarının mide ve barsak bozukluklarında kullanılır. Ayrıca göğsü yumuşatır ve balgam söker. Sigara tiryakileri için faydalıdır. kekik yağı Oleum Thymi Dahilen safra artırıcı, kurt düşürücü ve ağrı dindirici, haricen ise antiseptik olarak kullanılır. kenevir Merkezi sinir sistemine etki eder, yatıştırıcı ve uyuşturucudur. Hazım sistemine pek tesiri yoktur. kereviz tohumu Apii graveolentus Uyarıcı ve iştah açıcıdır. Prostat için kullanılır. keten yağı Oleum Lini Bezir yağı olarak bilinir. Yara ve yanık tedavisinde kullanılır. kına ağacı Ayak terlemesine engel olur. Dolamada kullanılır. Uyuz ve egzamaya iyi gelir. Guatrın üzerine bağlanırsa fayda görülür. Ağız yaraları ve deri çatlaklarını tedavi eder, saçları besler ve kuvvetlendirir. kınakına Ateş düşürür. Sıtmayı tedavi eder. Tifoda faydalıdır. Ağır ve mikrobik hastalıkların nekahat devresini kısaltır. Cilt kaşıntılarında faydalıdır. İştah açar. Kuvvet verir. Kabızlığı giderir. kısa mahmut Chamaedrys midevi, uyarıcı, şeker hastalığına karşı etkilidir. kudret narı Momordicae charantiae Mide ve barsak ülserine karşı dahilen kullanılır. Yara, çıban ve ekzemalarda haricen kullanılır. kuşkonmaz Hazımsızlığa karşı etkili. Antitoksit maddeler içeren bu sebze böbreği toksinlerden arıtıyor ve besinlerin hazmedilmesini kolaylaştırıyor lavanta Lavanta çiçeği, kuvvet verici, idrar söktürücü ve romatizmaya karşı çay halinde kullanılır. Çok iyi bir koku vericidir. Haricen yatıştırıcı olarak da kullanılır. Parfümeri sanayiinde kullanılan önemli bir bitkidir. limon yağı Oleum Limonis Uyarıcı ve koku verici olarak kullanılmaktadır. mahlep Pruni mahaleb Afrodizyak, balgam söktürücü, nefes darlığı ve prostat için, ayrıca şeker hastalığına karşı kullanılır. mazı Yaprakları siğilleri yok etmekte kullanılır. Kozalağından barsak kurdu düşürücü ilaç yapılır. Gebe kalmayı önlemek için kullanılır. Bazı zehirlenmelerde panzehir olarak kullanıldığı bilinir. Basur memelerinde de faydalıdır. melekotu Kan dolaşımını düzenler. Terletir. Kurutulmuş melekotu dövülüp başa sürülecek olursa bitleri öldürür. Astım nöbetlerine faydalıdır. menekşe Bitkinin çiçekli dalları idrar söktürücü, bazı deri hastalıklarında kan temizleyici olarak ve romatizmaya karşı kullanılır. menengiç Terebinthina Chia Dahilen idrar ve solunum yolları antiseptiği olarak kullanılır. mersin Meyveleri yemiş olarak, kabızlık giderici ve antiseptik olarak kullanılır. mersin yağı Oleum Myrti Dahilen bronşit, verem ve belsoğukluğu gibi hastalıkların tedavisinde ve şeker hastalığına karşı kullanılmaktadır. meyankökü Grip, nezle, anjin ve nefes darlığına faydalıdır. Öksürük ve balgam söktürür. Yüksek tansiyonu düşürür. mısır püskülü Stylus Maydis İdrar söktürücü ve taş düşürücüdür. mine çiçeği (güvercin otu) Tıbbi olarak, kabız edici, teskin edici etkisi vardır. Baş ve mafsal ağrılarını dindirir. Yorgunluğu ve uykusuzluğu giderir. nane yağı Menthae Piperitae Hafif antiseptik, ferahlatıcı, koku verici ve mide bulantılarını giderici olarak kullanılır. nazarotu Ekzama, basura karşı ve tütsü olarak kullanılır. nergis Kusturucu ve ishal etkilidir. Kurutulmuş çiçekleri yatıştırıcı , müshil ve ateş düşürücü olarak çay halinde kullanlır. nilüfer Kökleri kabız edicidir. Beyaz nilüferin çiçekleri, yatıştırıcı ve uyuşturucudur. oğulotu Folium Melissae Yatıştırıcı, midevi, terletici ve antiseptiktir. okaliptus Özellikle solunum yolu hastalıklarında kullanılır.Öksürüğü keser, boğaz ve burun iltihaplarını giderir. İdrar yollarını temizler. Haricen deri üzerine sürülmek suretiyle antiseptik olarak da kullanılır. Ökaliptus yaprakları doğrudan doğruya kaynatılarak kullanıldığı gibi, yağının tıpta da pekçok faydaları vardır. İlaç olarak veya kaynatma ile buğu, koku halinde de kullanılır. Yapraklar nefes darlığı, kabız, balgam söktürücü olarak, haşere sokmalarına, her nevi ateşlenmeye, nezle, nevralji, bronşit, romatizma, şeker, üremi gibi hastalıklarda, yağ veya ekşitilerek sirke, toz sabun, pudra ve macun şeklinde kullanılır. okaliptüs yağı Oleum Eucalypti Antiseptik olarak haricen kullanılır. ökseotu Kalbin atışlarını arttırır. Damar kireçlenmelerinde faydalıdır. Sara ve akciğer kanamalarında kullanılır. pancar Karaciğerin düzenli çalışmasını sağlar. Kansızlığı giderir. Şeker hastalığı ve vereme karşı korur. Mide ve barsakları kuvvetlendirir. Sinirleri yatıştırır. pelinotu Herba Absinthii Midevi, ateş düşürücü, adet getirici etkileri vardır. sığla yağı Styrax Liquidus Haricen antiseptik, yara iyi edici ve anti paraziter olarak kullanılır. susam Nefes darlığı ve bronşitte faydalıdır. susam yağı Oleum Sesami Dahilen müshil olarak etkilidir. Şeker hastalığına karşı da kullanılır. şahtera Herbe Fumariae İdrar artırıcı, yatıştırıcı, zayıflatıcı ve tansiyon düşürücüdür. şebboy Tohumları kalp üzerine etkili bileşikler taşır.Ayrıca idrar söktürücü ve kabızlığı giderici etkisi vardır. şeytantersi Gummi Asa foetida Sinir sistemi yatıştırıcısı, hazmı kolaylaştırıcı ve gaz söktürücüdür. taflan Yapraklardan elde edilen taflan suyu öksürük dindirici olarak kullanılır.Taze meyveleriyse meyve olarak yenilmektedir. Kurutulmuş meyvelerinin tohumlarıysa şeker hastalığına karşı kullanılır.Taze meyveleri taş düşürücü olarak da kullanılmaktadır. tarçın yağı Oleum Cinnamomi İştah açıcı ve midevi olarak dahilen kullanılır üvez Özellikle bir şeker olan üvez şeker hastaları rejimi için iyi bir tatlandırıcıdır. Meyveleri ve yaprakları kabız edicidir. Yine meyveleri idrar söktürücü, kadınlarda adetleri kolaylaştırıcı etkilere sahiptir. Meyveler C vitaminince zengindir. Yapraklarının çayı şeker hastalığına karşı kan şekerini düşürücü olarak kullanılmaktadir. Zararsızdır. üzerklik Bağırsak kurdundan prostata, hemoroitten karın ağrısına pek çok hastalığa iyi gelmektedir. üzerklik tohumu Semen Pegani Kurt düşürücü, adet söktürücü, uyuşturucu, terletici ve yatıştırıcıdır. yaban gülü Kabız edici, idrar söktürücü olarak, böbrek ve safra taşlarına karşı kullanılır. C vitamini yönünden zengin olduğu için de bazı bölgelerde marmelat yapımında kullanılır. yasemin Çiçeklerinden hazırlanan çay göğüs yumuşatıcı ve sinirleri yatıştırıcı olarak kullanılır. yenibahar Damar sertliğini önler. Hazmı kolaylaştırır. Mide ve bağırsak gazlarını giderir. yılan yastığı Ateşi düşürür. Terletir, vücuda rahatlık verir. Sinirleri uyarır. yosun Haşlaması barsak kurtlarını döker. Saçlar yikanırsa kuvvetlendirir. zahter Saturejae hortensis Şeker hastalığına karşı kullanılır. zerdaçal Midevi ve gaz söktürücü etkiye sahiptir. zerdeçal Curcuma longae Midevi, gaz söktürücü ve safra artırıcıdır. zulumba Rhizoma Zedoariae İştah açıcı, uyarıcı, idrar artırıcı, balgam ve gaz söktürücüdür.
    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 14/8/2008 - BİTKİLERDE HAYAT VAR_ ŞİFALI BİTKİLER
  • • Acı bakla : Semen Lupini Şeker hastalığına karşı kullanılır. • Acı elma yağı : Salvia Triloba Gaz söktürücü, midevi, ter kesici, idrar artırıcıdır. Haricen yara iyi edici ve antiseptik olarak kullanılır. • Acı yonga : Lignum Quassiae İştah açıcı, kuvvet verici, kurt ve ateş düşürücü • Acıağaç : İştah açar, hazmı kolaylaştırır. Ateşi düşürür. Tükürük ifrazatını arttırır. Mide, bağırsak, karaciğer ve böbreklerin çalışmasını düzenler. Böbrek sancılarını keser, taşların düşürülmesine yardımcı olur. Bağırsak kurtlarını döker. Kanamaları durdurur. Haşarat kaçırıcı olarak da kullanılır. Fazla kullanılacak olursa; baş dönmesi, mide bulantısı ve kusma yapar. • Adaçayı : Mide va bağırsak gazlarını giderir. Mide bulantısını keser. Hazım sisteminin düzenli çalışmasını sağlar. Boğaz, bademcik ve dişeti iltihaplarını giderir. Göğsü yumuşatır. Astımdaki sıkıntıları geçirir. İdrar ve ter söktürür. Banyo suyuna katılıp yıkanılırsa; zindelik verir. Günde, 3 kahve fincanından fazla içilmemelidir. • Adamotu : Zehirli bir bitkidir. Ağrı kesici, yatıştırıcı, cinsel gücü arttırıcı etkileri vardır. Rast gele kullanıldığında zararlı olur. • Ahlat (Yabanarmudu ) : Meyveleri ishal keser. Zehirli hayvan sokmalarinda, filizi ezilip yaraya sürülür. • Ahududu : Kanı temizler, vücutta biriken zehirli maddelerin atılmasını sağlar. Terletir ve idrar söktürür. Kabızlığı giderir. Vücuda dinçlik verir. • Alıç : Asabi çarpıntıları giderir. Sinir bozukluğunu geçirir. Yüksek tansiyonu düşürür. Aritmide kullanılır. Uykusuzluğu giderir. Kalbi kuvvetlendirir. Damar sertliği ve göğüs nezlesinde faydalıdır. • Altınotu : Herba Ceterachi İdrar söktürücü ve kabız etkileri vardır. Basura karşı, haricen kullanılır. • Amber : Ambra Grisea Kaşalot balığından elde edilir. Kalbi kuvvetlendirir, iştah açar ve cinsel arzuyu artırır. • Anason : Kullanilan kismi, meyvalari ve yapraklaridir. Meyveleri tamamen olgunlastiktan sonra toplanir ve gölgede kurutulur. Hazmi kolaylastirir. Istahsizligi giderir. Mide ve barsak gazlarini söktürür. Idrar artirir. Migren agrilarini keser. Astim, nefes darligi ve bronsitte görülen sikayetleri giderir. • Anason : Hazmı kolaylaştırır. İştahsızlığı ve yemeklere karşı duyulan tiksintiyi giderir. Mide ve bağırsak gazlarını söktürür. İdrarı arttırır. Öte yandan kusmayı ve ishali keser. • Anason yağı : Oleum anisi Sinir sistemi uyarıcısıdır. • Andız kökü : Radix Helenii Safra söktürücü, öksürük kesici, göğüs yumuşatıcı,kuvvet verici ve kurt düşürücüdür. • Ardıç : Kozalaklari mavimsi siyah renklidir. Yenir ve idrar söktürücü özelliktedir. • Ardıç tohumu : Fructus Juniperi İdrar artırıcı, terletici, midevî ve antiseptik özellikleri vardır. • Aslanağzı : Balgam söktürür. Bronşitte rahatlık verir • Asma : Yaprakları ile yapılan ilaçlar kanamayı durdurur. Vücuda kuvvet verir. Sarılığı keser. İshali durdurur. • Aspir : Flos Carthami Romatizma ağrılarına karşı etkilidir. Dahilen terletici, kurt düşürücü ve adet getiricidir. • Ayı üzümü : Kuvvet verir. İshali keser. İdrar yollarını temizler. İdrar söktürür. Ateşi düşürür. İdrar yollarındaki taşların düşmesine yardım eder. Prostat büyümesinden kaynaklanan şikayetleri giderir. • Ayrıkotu : Bitkinin etli kökleri çok eskiden beri üriner hastalıklarda kullanılan önemli bir halk ilacıdır. Kökler mesane ve böbrek iltihapları dahil, mesanedeki tas ve kumları düşürmek için kullanılan iyi bir idrar söktürücüdür. • Ayva : İshal ve dizanteriyi keser. Mide ve bağırsakları kuvvetlendirir. İnce bağırsak iltihabını giderir. Kanı temizler. Çarpıntıyı dindirir. • Badem : Bedeni ve zihni yorgunluğu giderir. Böbrek, mesane ve tenasül yollarındaki iltihapları giderir. Baş ağrısı, karaciğer ve böbrek ağrılarını hafifletir. • Badem : Aci bademin uçucu yagi, iyi bir koku ve tat giderici (balik yagina ilave edilir) ve hafif bir dezenfektandir. Badem tohumlari, badem surubu hazirlanmasinda kullanilir. Çocuklar için iyi bir müshildir. Kremlerin terkibine girer. Meyve kabugu halk arasinda bogaz agrilarina karsi kullanilmaktadir. • Badem yağı : Oleum Amygdalae Dahilen müshil, haricen yumuşatı- cı ve yara iyi edici olarak kullanılır. • Bakla : İdrar yollarını temizler. Böbrek ağrılarını dindirir. Böbrek iltihaplarını giderir. Böbrek kum ve taşlarının düşürülmesine yardımcı olur. • Baldıran ( Ağuotu) : Nemli yerlerde yetişen, 1-2 metre boyunda zehirli bir bitkidir.Ev ilaçlarında kullanılmaz.Tıpta, özellikle dişçilik alanında kullanılır.Ağrı kesici, spazm giderici ve siyatik, tetanoz ile epilepsi hastalıklarinin tedavisinde kullanılır. • Balıkotu : Fructus Cocculi indici Dahilen kurt düşürücü, sara nöbetlerini azaltıcı olarak kullanılır. Tehlikeli bir drogdur. • Bamya : Meyvesi beş bölmeli,tohumları yuvarlak ve yeşilimtrak gri renkte bir sebze. Faydalı bir sebzedir. Yaş veya kuru olarak sarf edilir. Konserveleri de yapılır. Meyveleri müsilajlıdır. Kabızlık tedavisi ve barsakların düzenli çalışması için faydalıdır. • Bamya çiçeği : Flos Hibisci Dahilen göğüs yumuşatıcı, lapa halinde haricen çıbanları olgunlaştırıcıdır.Kabızlığa karşı etkili ve zararsız bir drogdur. • Banotu : Yumuşak tüylü, otsu bir bitki. Gavur haşhaşı adıyla da bilinmektedir.Meyve çok tohumlu ve bir kapakla açılıp tohumlarını saçan bir kapsüldür.Altı türü vardır. (Siyah Banotu) ile (Mısır Banotu) tedavi sahasında kullanılır. Mısır Banotu Malatya civarında bulunmaktadır. Bilhassa alkaloit endüstrisi için önemlidir. Siyah Banotu hemen hemen bütün Anadolu ve Trakya’da bulunur. Meyvaları çanak yapraklar tarafından sarılan, kapak ile açılan bir kapsüldür. Bu kapsül içinde gri esmer renkli, üzerinde küçük çukurcuklar bulunan çok miktarda tohum bulunur.Bitkinin kullanılan kısmı; yaprakları, kökü ve tohumlarıdır. Yapraklar, bitki çiçekli iken toplanır ve kurutulur. Tohumlar tamamen olgunlaştıktan sonra alınır, güneşte ya da 40-50 derecelik fırınlarda kurutulur. Kuvvetli bir uyuşturucu ve ağrı kesicidir. Bazi müshillerin tesir edebilmesini kolaylaştırır. Bilmeden kullanıldığında zehirlenmelere sebeb olan bir bitkidir. • Besbase : Rhizoma Polypodii Müshil, safra ve balgam söktürücü ve kurt düşürücü etkilere sahiptir. • Bezelye : Taze ve donmuş olarak kullanılabilen bezelye B1, C vitaminleri, protein, lif ve folik asit içerir. Sinir sisteminde sorunları olanlara tavsiye edilir. • Biberiye ( Kuşdili otu) : 1-2 m yüksekliğinde, kışın yapraklarını dökmeyen bir bitki.Kuşdili olarak da bilinir.Yapraklar ve çiçeklerinden uçucu yağ, tanen, acı maddeler, organik asitler ve glikozit elde edilir. Mide ve barsak uyarıcısı, idrar söktürücü ve safra artırıcı etkisi vardır. Uçucu yağ, uyarıcı olarak haricen kullanılır. Ayrıca hazımsızlığı giderir. Çarpıntıları keser, migreni keser.İdrar ve adet söktürür. • Biberiye yağı : Oleum Rosmarini Haricen romatizma ağrılarını dindirici olarak kullanılır. • Boru çiçeği ( çan çiçeği ) : Nefes darlığı , bronşit ve astımın sebep olduğu rahatsızlıkları giderir. • Böğürtlen : Dikenli ve çalı görünümünde bir bitki. Ekilmemis yerlerde, çit, yol ve hendek kenarlarında çok bulunur.Meyva birçok meyvanın oluşturduğu bileşik küre biçimindedir. Kullanılan kısımları yaprakları ve çiçek tomurcuklarıdır. Yapraklar çiçek açmadan toplanır, gölgede kurutulur. Yapraklarda tanen ve organik asitler ihtiva eder. Hafif kabız edici özelliği olmakla beraber; diş etleri, bademcik ve boğaz iltihaplarinda, ishal ve basurda kullanılmaktadır. • Brokoli : Kansere karşı bizi koruyan ve ömrümüzü uzatan müthiş bir sebze. Çok miktarda kalsiyum içerdiği için kemik erimesine birebir. Mineral ve demir eksikliğini gideren brokoli, vitamin deposudur. Brokoli tutkunlarında ender olarak bağırsak ve akciğer kanseri görülür, kalp dolaşım hastalıklarına da pek fazla rastlanmaz. Kadınlarda göğüs kanserini önler. Göğüs kanserine ve spinabifida hastalığına karşı etkili. Brokoli bol miktarda, göğüs kanseri riskini azaltan 'indole' adlı bir madde içeriyor. İndole, göğüs kanserine neden olan östrojen bozukluklarını engelliyor. Ayrıca brokolinin diğer bir özelliği de, spinabifida hastalığını (doğuştan belkemiğinde son omurun kapanmamış olması) önlemesi. • Buğday : Lifli gıdalar sağlıklı bir beslenmenin temelidir. Buğdayın dış kabuklarından elde edilen kepek de, genellikle mısır gevreği türü yiyeceklerle tüketilir. Kepekli buğday unundan yapılan kurabiye vb. bağırsakların düzenli çalışmasını sağlar ve kabızlığı önler. Buğday tanesinin özü olağanüstü besleyicidir. Vücudun özümsediği kalsiyum, demir ve çinko burada depolanır. Besin değeri, potansiyel olarak yulaf ve mısırdan daha yüksek olan buğday, bağırsak ve rektum kanserini önleyici faktörler içerir. Ama, yulaf ve mısıra kıyasla sindirimi biraz daha zordur. • Ceviz : Yaprakları ve kabuklarıyla hazırlanan ilaçlar kanı temizler, kansızlığı giderir. İshal ve dizanteriyi keser. Verem ve şeker hastalığında hem besleyici, hem de tedavi edicidir. Saç ve elleri boyamakta da kullanılır. Bitki bilimcilere göre bol miktarda A, B1, B2, C, E ve K vitaminleri ile Chinon Juglon adlı aktif madde içeren cevizin hem içi, hem ağacının kabukları hem de yaprakları pek çok sağlık sorununa iyi geliyor. Her sabah kahvaltıda bir miktar ceviz içi yenmesinin zekayı geliştirdiğini belirten uzmanlar, yeşil ceviz meyvelerinin kabukları kaynatılarak içildiğinde erkeklerde cinsel gücü artırdığını belirtti. Vücudu besleyip güçlendiren cevizin yararlarından bazıları şöyle sıralanıyor: • Nasırlar üzerine konulan ceviz yağı zamanla bunların yok olmasını sağlar. • Taze dalların kabukları ve meyvelerinin kabukları ile karıştırılıp kaynatılarak elde edilen sıvı mideyi kuvvetlendirir. • Ceviz yapraklarından yapılan çay iştah açar, mideyi kuvvetlendirir, boğaz hastalıklarına iyi gelir. • Bir miktar ceviz yaprağı banyo suyuna karıştırılırsa cilt hastalıklarına iyi gelir. • Ceviz yaprakları pişirilerek çıbanların üzerine sarılırsa iyileşmesini sağlar. • Ceviz yağı yüz lekelerinin üzerine sürülüp masaj yapılırsa lekeler yok olur. • Ceviz yağı : Juglandis regiae Müshil ve safra artırıcı olarak kullanılır. • Civan Perçemi (Binbir yaprak otu, Kandil Çiçeği) : Bitkinin kullanılan kısmı, yapraklı ve çiçekli dallarıdır. Dallar ve çiçekler henüz tamamen açılmadan toplanır ve gölgede kurutulur. Bitkinin bu kısımları uçucu yağ, sabit yağ ve acı glikozit maddelerini ihtiva ederler. Kuvvet verici, uyarıcı, idrar ve gaz söktürücüdür. İçersindeki Sincolden dolayı antiseptik, balgam söktürücü ve midevidir. Yara iyi edici bir özelliği vardır. Basurda sulu hulasası fitil halinde verilir. • Çakşırotu kökü : Ferulae meifoliae Cinsel kudreti artırıcı olarak etkilidir. • Çamfıstığı : Bronşit, verem, akciğer hastalıklarının çabuk iyileşmesine yardımcı olur. Ruhi çöküntüyü giderir. Kalp hastalıklarında da faydalıdır. • Çamsakızı : Terebenthina Communis Solunum ve idrar yolları hastalıklarında kullanılan etkili bir antiseptiktir. • Çamtere-Bentin yağı : Oleum Terebinthinae Neft yağı olarak da tanınır. Hari- cen romatizma ağrılarını giderici ve saçları besleyici olarak kullanılır • Çekem : Fructus Visci albi Kabız, idrar artırıcı, kusturucu, kuvvet verici ve tansiyon düşürücü etkileri vardır. Romatizma ağrılarında kullanılır. • Çemen : Balgam söktürür. Vücuda rahatlık verir. • Çiğdem (Mahmur Çiçeği) : Bitkinin kullanılan kısmı tohumları ve yumrusudur. İdrar söktürür, Kabızlığı giderir. Kesinlikle tavsiye edilen miktardan fazla kullanılmamalıdır. Çiğdem tohumu ve yumrusundan hazırlanan preparatlar uzun zamandan beri damla hastalığına karşı kullanılmaktadır. Daha çok ziraatta kullanılır. • Çilek : Körpe ve bol sulu çilekler sistemi temizliyor. Cilt sorunları olanlar için de iyi bir meyvedir. Böbrek, idrar yolları ve bağırsak sorunları için de birebirdir. Ayrıca diş etlerini güçlendiriyor, dişlerdeki tartarı önlüyor, ağız kokularını ve boğaz ağrılarını gideriyor. Çilekte yüksek oranda C vitamini bulunduğu gibi, yüksek tansiyon ve kolesterolü düşüren maddeler içeriyor. Çilek C vitamini ihtiyacını karşılar. Ayrıca bol miktarda potasyum içerir ve lifli besinler arasında önemli bir yer tutar. Diyabetli hastalar, çileğe şeker ilave etmemek şaartıyla bu meyveyi bol bol yiyebilirler. • Çörekotu : İştah açar. Vücuda kuvvet ve dinçlik verir. Hazmı kolaylaştırır. Mide ve bağırsak gazlarını söker. Koklanacak olursa baş ağrısını keser. • Çörekotu yağı : Nigellae sativae Haricen saç dökülmesi ve kepeğe karşı kullanılır. • Çöven kökü : Radix Saponariae albae Tedavide nadiren kullanılır. Bilhassa tahin helvası yapımında kullanılır. İdrar ve balgam söktürücüdür. • Dağçayı : Sideritis Uyarıcı, gaz söktürücü, iştah açıcı ve mide ağrılarını kesici özelliklere sahiptirler. • Defne : Terletir, ateşi düşürür. Vücuda rahatlık verir. İdrar ve adet söktürür. İştah açar. Sinir ağrılarını dindirir • Defne yağı : Lauri expressum Romatizma ağrılarını dindirici ve vücut parazitlerini öldürücüdür. Ayrıca, saç dökülmesini de önler. • Defne yaprağı : Folium Lauri Terletici, antiseptik ve midevi etkilere sahiptir. • Demirhindi : Pulpa Tamarindorum Müshil ve müleyyin bir etkiye sahiptir. Hiçbir tahriş edici etkisi yoktur. • Deniz Kadayıfı : Solunum ve hazım sistemi nezlelerini giderir. Vücudu besleyici olarak da kullanılır. • Deniz Yosunu : Metabolizmanın işleyişini hızlandırıyor. Troid hormonundaki dengesizlikleri engellen maddelir içeren su yosunu, metabolizmayı hızlandırıyor. Ayrıca, B vitamini, kalsiyum ve çinko içeren yosun; deriye, tırnaklara ve saça karşı etkili. • Dereotu : Bitkinin kullanılan kısmı meyveleridir. Meyveler eylül sonunda toplanır ve gölgede kurutulur. Meyvelerinde sâbit ve uçucu yağ, pektin ve azotlu bileşikler vardır. Meyveler yatıştırıcı, mide ve bağırsak gazlarını önleyici olarak kullanılır. Hazımsızlık ve hıçkırığa tesiri iyidir. Yaprakları da yemek ve salatalarda kullanılır. • Deve çökerten : Fructus Tribuli Taş düşürücü, idrar söktürücü ve kuvvet verici olarak kullanılmaktadır. • Devedikeni : Ateş düşürür. Terletir ve vücuda rahatlık verir. • Domates : Kanserden koruyucu ve yaşlanmayı zihinsel ve bedensel olarak yavaşlatıcı bir sebze. C ve E vitaminleri içerir. Domates zengin bir potasyum kaynağıdır ve çok az miktarda tuz bulunur. Yüksek kan basıncını düşürmeye yardımcı olur ve vücudun su tutmasını engeller. Kalp hastalıklarına ve prostat kanserine karşı etkili. 'Beta karotin'e yakın olan likopen içeriyor. Likopen vücudu kalp hastalıklarına karşı koruyan maddeler arasında yer alıyor. Araştırmalar domatesin prostat kanseri riskini azalttığını gösterdi. Haftada en az iki kez domates yiyen erkeklerin, diğerlerine oranla prostat kanserine yakalanma riskleri az • Dut : Beyaz dut yaprakları idrar söktürür. Vücutta biriken suyu boşaltır. Aç karnına yenen beyaz dut bağırsak solucanlarını söktürür. • Dut meyvası : Fructus Mori nigri Meyvalardan hazırlanan şurup, gargara halinde, ağız ve boğaz hastalıklarına (pamukçuk) karşı kullanılır. • Düğün Çiçeği : Kavak merhemi ile birlikte hâricen basura karşı verilmektedir. • Ebegümeci : Göğsü yumuşatır. Öksürük keser. Mide bulantısı ve kusmaları önler. Ateşi düşürüp vücuda rahatlık verir. Boğaz ve bademcik iltihaplarını giderir. Dişeti hastalıklarını tedavi eder. • Eğir kökü : Rhizoma Calami aromatici Gaz söktürücü, terletici ve antispazmotiktir. Dahilen Prostat, haricen ise romatizma için kullanılır. • Eğreltiotu : Barsak parazitlerine karşı çok eski târihlerden beri kullanılmaktadır. Toz veya hulasa hâlinde alınır. Tavsiye edilen miktardan fazla alınmamalıdır. • Elma : Günde bir elma yemek doktoru evinizden uzak tutar. İki elma yerseniz, kalp ve dolaşım sorunlarına karşı korunmuş olursunuz. Kolesterolü yok eder ve kabızlığı önler. Sindirimi kolaylaştırır. Kokusu rahatlatır ve kan basıncını düşürür. Artrit, romatizma ve gut hastalıklarına karşı da yararlıdır. • Enginar : Kandaki üre ve kolesterolü düşürür. İdrar söktürür. Kandaki şeker miktarını ayarlar. Damar sertliği ve kalp hastalıklarını önler. Böbrekteki kumların dökülmesine yardımcı olur. Prostat, meme ve rahim ağzı kanserine karşı iyi gelir. Enginarın içinde bulunan Silymarin maddesinin, hücrelerin hasar görmesini engellediğine işaret eden araştırmacılar, ayrıca Silymarin maddesinin, prostat, meme ve rahim ağzı kanserini önleme konusunda da etkili olduğunu belirtti. Enginarın içinde, fiber, magnezyum, folate ve C vitamini bulunduğu, bu sebzeyi bol miktarda tüketenlerin, bulundukları yaşın daha altında gösterdikler. • Fesleğen : Öksürüğü keser. Baş dönmesini durdurur. Arı sokmasında faydalıdır. Ağız yaralarını tedavi eder. Fesleğen kokusu, sivrisinek ve tahtakurusu gibi haşaratları kaçırır. • Fındık : Bedeni ve zihni yorgunluğu giderir. Vücuda kuvvet verir. Nekahat devresinin çabuk geçmesini sağlar. • Funda ( Süpürge Otu) : Bâzı türlerinin dalları ipek böcekçiliğinde askı olarak kullanılır. Dalları çalı süpürgesi yapımında, ayrıca yakacak olarak kullanılır. Genel olarak idrar yolları taşlarına karşı idrar söktürücü olarak kullanılır. Funda ayrıca, ishal ve böbrek taşları tedavisinde kullanılır. Zeytinyağı ile hazırlanan merhemi çıban ve egzamada faydalıdır. Zayıflamak için de kullanıldığı bilinmektedir. • Gelincik : Nefes darlığı, astım ve bronşitte rahatlık verir. Kan tükürme ve kusmayı önler. Yanıkları iyileştirir. • Ginseng : Ginseng Kalp kuvvetlendirici ve yorgunluğu gidericidir. Cinsel gücü artırıcı etkileri vardır. • Greyfurt : C vitamini bakımından çok zengindir. Yarım greyfurt günlük C vitamini ihtiyacının yüzde altmışını sağlar. Kolesterol oranını düşüren pektin maddesi bulunur. Kansere karşı koruyucu özellik taşır. İştah açar. • Gül : Gülden gülyağı ve gülsuyu elde edilir. Gülyağı kozmetik ve parfümeride kullanılır.Gülyağının antiseptik (mikrop öldürücü) etkisi vardır. Boğaz ve bademcik iltihaplarını giderir. Göz kanlanmaları ve göz nezlesinde etkilidir. Dâhilen ise hafif müshil etkilidir. Gülsuyu ve gül reçelleri halk arasında yaygın olarak kullanılır. • Gülhatmi : Balgam söktürür. Vücuda rahatlık verir. Nezle ve öksürükten kaynaklanan şikayetleri giderir. Boğaz, bademcik ve diş eti iltihaplarında kullanılır. Barsak iltihaplarında etkilidir. • Günlük : Gummi Olibanum Dahilen kuvvet verici, yatıştırıcı, kabız, idrar artırıcı, adet söktürücü, adet getirici ve romatizma ağrılarını dindiricidir. • Günlük Ağacı : Ağacın yongaları kurutulur, günlük ve buhur olarak kullanılır. Nefes darlığını giderir. Tütsü olarak kullanılır. • Güzelavratotu : Ağrı kesici ilaç yapımında kullanılır. Ayrıca, mide, barsak, astım, kalp, sinir ve beyin hastalıklarının tedavisi için yapılan ilaçlarda da kullanılmaktadır. • Halile ( Kara sarı) : Fructus Myrobalani Sarı halile müshil, Kara halile ise kabız olarak kullanılır. Haricen ise yara iyileştiricidir. • Hanımeli : Tıpta yaprakları gargara yapmak için, çiçekleri antispazmodik olarak, meyveleri de idrar söktürücü ve kusturucu olarak kullanılır. • Hardal tohumu : Sinapis nigrae Haricen lapası, yakısı ve banyosu yapılir. Kanı cilde toplamak ve ağrı kesmek için kullanılır. • Haşhaş : Bitkinin kullanılan kısımları ham meyvelerinin çizilmesi ile elde edilen afyon, kurutulmuş ham meyveler, yapraklar, tohumları ve tohumlarından elde edilen yağıdır.Bilhassa hâricen kullanılan bâzı merhemlerin bileşimine girer ve ağrı dindiricidir.Bileşiminde toplanma zamanına göre değişen afyon alkaloitleri vardır. Harici ağrı dindirici olarak, özellikle diş hekimliğinde kullanılır. Tohumlarının yağı ise, tohumları soğukta tazyik edilmesi sûretiyle elde edilen yağdır. Soğukta elde edilen yağın bileşiminde asitler az, sıcakta elde edilen yağın ise asitleri fazladır. Soğukta elde edilen yağ, bâzı merhemlerin bileşimine girer. Sıcakta elde edilen yağ, yemek yağı ve sanayide sabun yapımında kullanılır. İçerdiği zehirli maddeli dolayısıyla, hekim kontrolü ve tavsiyesi olmadan kesinlikle kullanılmamalıdır. • Hatmi : Ağız, boğaz ve dişeti iltihaplarını iyileştirir. Bağırsak iltihaplarını giderir. • Hatmi çiçeği : Flos Altheae Göğüs yumuşatıcı ve tahrişleri gidericidir. • Havacıva : Radix Alkannae Kabız ve yara iyileştiricidir. • Havuç : Haftada beş kere yendiği takdirde Harvard'ın araştırmalarına göre kadınlarda kalp enfarktüsünü, felç tehlikesini yüzde 68 oranında azaltıyor. Günde iki havucun erkeklerde kandaki kolesterolü yüzde 10 oranında azalttığı görülmüştür. Her gün yenen bir havuç da akciğer kanseri tehlikesini yarıya indiriyor. Havuçtaki Beta-Karotin de gözleri yaşlılığın getirdiği görme zayıflığından koruyor ve bağışıklık sistemini kuvvetlendiriyor. Mide ve bağırsak kanamalarını önler, kansızlığı giderir, anne sütünü arttırır, yüz ve boyun kırışıklıklarını giderir, idrar ve bağırsak gazlarını söktürür, ülserdeki şikayetleri giderir. Kansere karşı etkili olduğu gibi cildin kurumasını da engelliyor ve bağışıklık sistemini güçlendiriyor. Beta karotin (kansere neden olan serbest radikallari durduruyor ve bağışıklık sistemini güçlendiriyor) içeren havucun en büyük özelliklerinden biri içerdiği bu maddenin cildin kurumasını engelleyen A vitaminine dönüşebilmesi. • Havuç tohumu : Dauci carotae Midevi, gaz söktürücü, gebeliği önleyici ve cinsel gücü artırıcıdır. • Hayıt : İdrar söktürür. Sancıları keser. Aybaşı kanamalarını düzenler. Anne sütünü artırır. Hazımsızlığı giderir. Karın ağrısı ve ishali keser. Ayak şişlerini indirir. Akrep ve arı sokmalarında kullanılır. • Hayıt tohumu : Agni-Casti idrar artırıcı, gaz söktürücü ve yatıştırıcıdır. • Hindistancevizi : İdrar söktürür. Böbreklerdeki kum ve taşların düşürülmesine yardımcı olur. Mide ağrılarını giderir. • Hint yağı : Oleum Ricini İnce barsak üzerinde etkili olan ve tahriş yapmayan bir müshildir • Hodan : Bitkinin çiçekleri ve yaprakları kullanılır. Fazla miktarda müsilaj, reçine, mâdenî tuzlar taşır. Yapraklar ve çiçekler ter verici, idrar ve balgam söktürücüdür. Boğaz ağrılarına ve öksürüğe karsı kullanılır. • Hurma : Kalbimizin yeni dostu bulundu: Hurma Bugüne dek kalp ve damar hastalıklarından korunmada elmanın sihirli gücü biliniyordu. İsrailli bilimadamları kalbin gerçek dostunun hurma olduğunu kanıtladı. İsrailli bilim adamları, hurmanın, kalp ve damar hastalıklarından korunmak için önerilen elmadan daha etkili olduğunu açıkladılar. İsrail'de yapılan bir araştırmada, elma ve hurmanın yararları karşılaştırıldı. Hurmanın lif, mineral ve fenol açısından zengin olduğunu söyleyen bilim adamları, elmada daha fazla bakır ve çinko bulunduğunu, buna karşılık hurmada sodyum, potasyum, magnezyum, kalsiyum ve demir miktarlarının elmadan iki kat fazla olduğunu belirttiler. Bilim adamları, düzenli yenilmesi halinde kalp ve damar hastalıkları riskini azaltan bu meyvelerin içindeki yararlı maddelerin daha çok kabuklarında bulunduğunu kaydettiler. • Hünnap : Jujubae Göğüs yumuşatıcı, öksürük kesici, müshil ve kan temizleyicidir. Şeker hastalığına karşı da kullanılır. • Hüsnüyusuf : Mide üşütmesinden doğan şikayetleri giderir. İktidarsızlıkta da faydalıdır. • Ihlamur : Ihlamur çiçeği yatıştırıcı, idrar verici, göğüs yumuşatıcı ve balgam söktürücü olarak çay halinde kullanılır.Ihlamur çiçeği banyosunun da yatıştırıcı bir özelliği vardır. Balla karıştırılıp içilirse mide ülserine faydalıdır. Kan dolaşımını düzenler. • Isırgan : Dıştan tatbik edildiği zaman iç organlarda biriken kanı çeker. Burun kanamalarını keser. Balgam söktürür. • Ispanak : Kalp hastalıklarına, felce, yüksek tansiyona, yaşlılığın getirdiği göz hastalıklarına, kansere, hatta psişik rahatsızlıklara karşı da etkili bir sebze. Göz hastalıklarına ve derideki lekelenmelere karşı etkili. Ispanak içerdiği iki kimyasal madde sayesinde görme bozukluklarına karşı etkili. Haftada 6 kez ıspanak yiyenlerin yüzde 86 oranında yaşın ilerlemesiyle birlikte ortaya çıkan derideki lekelenmeler gibi bir sorunlarının olmayacağını gösteriyor. Ayrıca yaşla birlikte ortaya çıkan göz hastalıklarına karşı da etkili. Bir porsiyon ıspanak, günlük demir ihtiyacımızın onda birini karşılıyor. • İğde çiçeği : Flos Elaeagni Kabız, kuvvet verici ve antiseptiktir. C vitamini deposudur. Gribe karşı etkilidir. • İncir : Bağırsakları yumuşatır. Kabızlığı giderir. Bronşit, öksürük ve boğaz ağrılarında faydalıdır. Enerji verir. • Kabak : Tohumları (çekirdekleri) tenya ve kurt düşürücü olarak bilhassa çocuklarda kullanılmaktadır. Tohumlar diş kabuklarından ayrılarak dövülür, şekerle karıştırılarak verilebilir. Ortalama doz çocuklarda 40 gr büyüklerde takriben 100 gr’dir. Kabak çok besleyici özelliktedir C ve B1 vitamini ihtiva eder. Pişirilen etli kısmı yiyecekten başka çıban ve şiş yerlere lapa olarak da tatbik edilir. • Kafur : Camphora Sinir sistemi, solunum ve kalp üzerinde uyarıcı etkileri vardır. • Kahve : Kahvede kafein alkoliti vardır.Kafeinin az miktarının damarları genişletmek sûretiyle uyarıcı etkisi vardır.Kalbi kuvvetlendirir, sindirimi kolaylaştırır, böbrek damarlarını genişleterek idrarı çoğaltır, solunumu hızlandırır. Kanı beyne çekerek, beynin faaliyetini arttırır ve narkotiklerle zehirlenmelere karşı kullanılır. Fazla miktarda alındığında uyarıcı etki fazlalaşır, kalbin çarpıntısını arttırır, kulakların uğuldamasına sebep olur. • Kakao : Kafeinden dolayı kahvede olduğu gibi yatıştırıcı ve uyarıcı etkisi vardır. Az miktarı kalbi kuvvetlendirir, sindirimi kolaylaştırır, idrar söktürür. Fazla miktarı zararlıdır. • Kakao yağı : Oleum cacao Basur memelerini, kadınların göğüslerindeki yara ve çatlakları yumuşatmak için haricen kullanılır. • Kakule : Cardamomi İştah açıcı, gaz söktürücü ve midevi etkilere sahiptir. Kahveye konur. • Kantaron : Çayı kuvvet verici, iştah açıcı, ateş düşürücü ve hazmı kolaylaştırıcı olarak verilir. Ayrıca astım ve mide ağrılarında da faydalı olduğu bilinir. • Karabaş Otu : Ağrıları dindirir. Kalbe kuvvet verir. Balgam söker. Uyuşukluk giderir, zindelik verir. • Karabaş yağı : Lavandulae Romanae Haricen ve dahilen antiseptik olarak kullanılır. • Karabiber : Mideyi ısıtır. iştah açar. Hazmı kolaylaştırır. Mide ve barsaklardaki mikropları öldürür. Enerji verir. Afrodizyak özelliği vardır. • Karanfil : Mikropları öldürür. Ağrıları dindirir. Sinirleri uyarır. Hazmı kolaylaştırır. Koku giderir. İştah açar. • Karanfil yağı : Oleum Caryophylli Dişhekimliğinde antiseptik ve ağrı kesici olarak, dahilen ise gaz söktürücü olarak kullanılır. • Karnabahar : Zihin yorgunluğunu giderir. Afrodizyak özelliği vardır. Sinirleri kuvvetlendirir. İdrar söktürür. Dalak hastalıklarına iyi gelir. Şeker hastalarına faydalı olduğu bilinir. • Karpuz : Vücuttaki toksinleri temizler ve böbrekteki kumları eriterek sıhhat ve zindelik kazandırır. Ayrıca kemik gelişimine de yardımcı olur. • Kasımpatı : Böcek öldürücü ilaç yapılır. • Katırtırnağı : İdrar ve balgam söktürür. Hazmı kolaylaştırır. Böbrek ve safrakesesi taşlarının düşürülmesine yardım eder. Mesane hastalıklarını tedavi eder. Romatizmada faydalıdır. Kabızlığı giderir. Kalp hastalıklarında kullanılır. • Kavun : Kavun meyve olarak çok yenildiği gibi tohumları (çekirdekleri) de tıbbî olarak kullanılmaktadır. Olgun kavunların çekirdekleri kurutulur. Çekirdekler halk tabâbetinde öksürüğe karşı (çekirdekleri suda, suyu yarıya ininceye kadar kaynatılıp içilmesiyle) kullanılır. Ayrıca kavun, sinirleri yatıştırır, böbreklerdeki kanı temizler, taşların düşürülmesine yardımcı olur. Barsaklarda ülser ya da iltihab olanlarla, şeker hastaları ve yüksek tansiyonu olanlar yememelidir. • Kayın Ağacı : Avrupa kayınının tohumlarından elde edilen yağ, yemek yağı olarak margarin endüstrisinde kullanılır. Kayın katranının distilasyonundan antiseptik olarak kullanılan kreozot elde edilir. Bu da dıştan romatizma ve deri hastalıklarına karşı kullanılır. Kabuklarının suda kaynatılmasıyla elde edilen su yüz lekeleri ve çilleri giderir. • Kayısı : Çekirdeklerinden yağ elde edilir. Etli meyvesi şeker, organik asitler ve C vitamini ihtivâ etmesi bakımından önemlidir. Çekirdek içinden elde edilen yağ badem yağı yerine, yaprakları derelerde balıkları sersemleterek tutmak için kullanılır. • Kaynanadili : Dizanteri ve ishali giderir. • Kebabiye : Cubebae Solunum sistemi antiseptiğidir. Belsoğukluğunda kullanılır. • Keçiboynuzu : Olgun meyveleri gıda olarak kullanılır. Kuru meyvelerin temizlenmiş unu bilhassa süt çocuklarının mide ve barsak bozukluklarında kullanılır. Ayrıca göğsü yumuşatır ve balgam söker. Sigara tiryakileri için faydalıdır. • Kekik : Bedeni kuvvetlendirir. Hazmı kolaylaştırır. Kalp çarpıntısını keser. Bağırsak iltihaplarını iyileştirir. Bağırsak solucanlarının düşürülmesine yardım eder. Kandaki şeker miktarını azaltır. • Kekik yağı : Oleum Thymi Dahilen safra artırıcı, kurt düşürücü ve ağrı dindirici, haricen ise antiseptik olarak kullanılır. • Kenevir : Merkezî sinir sistemine etki eder, yatıştırıcı ve uyuşturucudur. Hazım sistemine pek tesiri yoktur. • Kereviz : Kerevizde B vitamini, demir ve kireç vardır. Kereviz unutkanlığı ve sinir yorgunluğunu giderir, idrar söker, böbrek taş ve kumlarının düşürülmesine yardım eder, kan ve süt yapar, karaciğeri temizler. Şeker, yüksek tansiyon ve romatizma da da faydalıdır. • Kereviz tohumu : Apii graveolentus Uyarıcı ve iştah açıcıdır. Prostat için kullanılır. • Kestane : Kabuklarının suda kaynatılması ile elde edilen çay, ateş düşürür ve sinirleri yatıştırır. Meyvesi kasları kuvvetlendirir. Kan dolaşımını düzenler. Varis ve basur memelerinin meydana gelmesini önler. Karaciğer yorgunluğu ve şişliğini geçirir. Kansızlığı giderir. Damar sertliği ve yüksek tansiyondan şikayet edenlerle, şeker hastaları yememelidir. • Keten tohumu : Semen Lini Müshil, sindirim sistemi iltihapları ve tahrişlerine karşı koruyucudur. • Keten yağı : Oleum Lini Bezir yağı olarak bilinir. Yara ve yanık tedavisinde kullanılır. • Kına Ağacı : Ayak terlemesine engel olur. Dolamada kullanılır. Uyuz ve egzamaya iyi gelir. Guatrın üzerine bağlanırsa fayda görülür. Ağız yaraları ve deri çatlaklarını tedavi eder, saçları besler ve kuvvetlendirir. • Kınakına : Ateş düşürür. Sıtmayı tedavi eder. Tifoda faydalıdır. Ağır ve mikrobik hastalıkların nekahat devresini kısaltır. Cilt kaşıntılarında faydalıdır. İştah açar. Kuvvet verir. Kabızlığı giderir. • Kısa mahmut : Chamaedrys midevi, uyarıcı, şeker hastalığına karşı etkilidir. • Kızılcık : Kızılcık meyvelerinden ezme, marmelat, meyve suyu yapılır. Kabız edici özelliği vardır. Gıdâ olarak istifâde edildiği gibi kabukları ateş düşürücü olarak kullanılır. • Kiraz : Aspirin yerine kiraz Kiraz yemek ağrıların dindirilmesinde aspirinden çok daha etkili oluyor. Michigan eyaletinde yaşayanlar, bu yörede çok yetiştiğinden, bol bol kiraz yiyorlar. Kimileri bu meyvenin gut ve mafsal iltihabından kaynaklanan ağrılara birebir olduğunu ileri sürüyor. Michigan Eyalet Üniversitesi'nden Muraleedharan Nair kirazda bulunan ve ''antosiyanin'' olarak bilinen kırmızı renkteki kimyasalların bu etkiyi yaratabileceğine dikkat çekiyor. Nair ve ekibi genelde uygulanana deneylerden yararlanarak söz konusu belişimlerin aspirin ve ibuprofen gibi ağrı kesicilerde bulunan enzimleri içerip içermediğini araştırdı. Ardından kimyasalların serbest radikallerin zararlı etkilerini yok edici özelliklerini inceleyerek bunları vitaminlerle karşılaştırdı. Sonuçta, 20 kirazda 12-25 miligram arasında antosiyanin bulunduğu ve bu maddenin ağrı kesici etkisinin aspirinden on kat daha fazla olduğu görüldü. Kirazda bulunan antosiyanin maddesinin E ve Ca vitaminlerine benzer antioksidan etkiler yarattığına da tanık olundu. Nair'e göre, günde 20 kiraz yemek bir aspirin almakla özdeş etki yaratıyor. Nair kirazdaki antosiyaninin tablete dönüştürülmesine çalışıyor. • Kişniş : İştah açıcı, barsak gazlarını giderici, teskin edici, bas dönmesine karşı kullanılır.Fazlası zararlıdır. • Kitre : Tragacantha Boğaz hastalıkları ve iltihaplarında koruyucudur. • Kivi : Bir kivide, bir portakalda olan C vitamininin iki katı vardır. Potasyum bakımından da zengindirler. Sindirimi kolaylaştırır ve kabızlığı önler. • Kudret narı : Momordicae charantiae Mide ve barsak ülserine karşı dahilen kullanılır. Yara, çıban ve ekzemalarda haricen kullanılır. • Kuşburnu : Çok yoğun vitamin zenginliği nedeniyle gözlerin dostudur. Vücuda dirilik sağlar. 100 gram kuşburnunda bir sandık portakala eşdeğer C vitamini vardır. İyi bir raşitizm ilacı, etkin bir kan temizleyicisidir. Güçlü bir kurt düşürücü ve bağırsak yumuşatıcısıdır. Mide kramplarına ve sindirim sistemi zorluklarına karşı faydalıdır. Romatizma ağrılarını gideriyor. Basur tedavisinde iyi sonuç veriyor. • Kuşkonmaz : Hazımsızlığa karşı etkili. Antitoksit maddeler içeren bu sebze böbreği toksinlerden arıtıyor ve besinlerin hazmedilmesini kolaylaştırıyor • Lahana : Kansere karşı etkili olduğu bilinen sebzelerin başında gelir. Bol miktarda B, C ve E vitamini, potasyum içerir. Özellikle meme ve rahim kanserine karşı etkilidir. Vücutta biriken zehirli maddelerin atılmasını sağlar. Kandaki şeker miktarını düşürür. Sarılık ve safra kesesi hastalıkları için iyidir. Astıma faydalıdır. Bağırsak kanserine karşı etkili. Lahana kanser hücrelerinin üremesini engelleyen kimyasal bir madde (isotiocyanates) içeriyor. ABD'de yapılan bir araştırmaya göre, haftada bir gün lahana yiyenlerin bağırsak kanseri olma riskleri üçte iki oranında azalıyor. • Lavanta : Lavanta çiçeği, kuvvet verici, idrar söktürücü ve romatizmaya karşı çay hâlinde kullanılır. Çok iyi bir koku vericidir. Hâricen yatıştırıcı olarak da kullanılır. Parfümeri sanâyiinde kullanılan önemli bir bitkidir. • Limon yağı : Oleum Limonis Uyarıcı ve koku verici olarak kullanılmaktadır. • Mahlep : Pruni mahaleb Afrodizyak, balgam söktürücü, nefes darlığı ve prostat için, ayrıca şeker hastalığına karşı kullanılır. • Mantar : Bağışıklık sistemini güçlendiriyor. Özellikle Çinliler'in ilaç niyetine yedikleri bu sebze, bünyeyi hastalıklara karşı koruyor ve bağışıklık sistemini güçlendiriyor. • Marul : Kemik erimesine karşı etkili. Sütten bile daha fazla kalsiyum içeren bu sebze, kemikleri güçlendirmesi açısından bir numara. 100 gramında, küçük bir bardak sütün içinde bulunan kalsiyumdan daha fazlasına sahip. Bu miktar günlük kalsiyum ihtiyacının dörtte birine tekabül ediyor. • Maydanoz : Salata ve yemeklerin süsü maydanozun nerdeyse deva olmadığı dert yok gibi.. A ve C vitamini ile demir, kükürt, fosfos ve mangan elementleri deposu olan maydanoz sindirimi kolaylaştırıyor, böbrek taşlarını düşürüyor, görme gücünü ve anne sütünü artırıyor. Bir demir deposudur. Genellikle taze yenen maydanozda, kalsiyum, potasyum ve A vitamini vardır. Bir tutam maydanoz, günlük C vitamini ihtiyacının çoğunu karşılar. Böbrekleri çalıştırarak idrar getirir ve taşları düşürüyor , kan şekerini normal seviyede tutar ve kansere karşı da koruyucudur. Yatmadan evvel yenildiğinde sabahları tatlı bir nefesle uyanmamızı sağlar. Anne sütünü artırır. Vücuttaki zehirli maddeleri dışarı atar. Görme gücünü artıyor, kaynatılıp içiildiğinde ve cilde bu suyla pansuman yapıldığında sivilcelere iyi geliyor. Kaynatılan maydanozun suyu gözlere pansuman yapıldığında gözdeki iltihaplanmaları önlüyor ve yanmayı geçiriyor. Kaynatılıp sirke ile saçlar yıkandığında saçların uzaması ve kuvvetlenmesini sağlıyor.. • Mazı : Yaprakları siğilleri yok etmekte kullanılır. Kozalağından barsak kurdu düşürücü ilaç yapılır. Gebe kalmayı önlemek için kullanılır. Bazı zehirlenmelerde panzehir olarak kullanıldığı bilinir. Basur memelerinde de faydalıdır. • Melekotu : Kan dolaşımını düzenler. Terletir. Kurutulmuş melekotu dövülüp başa sürülecek olursa bitleri öldürür. Astım nöbetlerine faydalıdır. • Melissa : Yapraklar yatıştırıcı, mîdevî, gaz söktürücü, terletici ve antiseptik etkilere sâhiptir. Huzursuzluk ve sıkıntıları giderir. Hafıza zayıflığına faydalıdır. Baş dönmesi ve kulak çınlaması gibi şikayetleri keser. Hazımsızlık, baş ağrısı ve migrende de faydalıdır. Daha çok çay hâlinde kullanılır. • Menekşe : Bitkinin çiçekli dalları idrar söktürücü, bâzı deri hastalıklarında kan temizleyici olarak ve romatizmaya karşı kullanılır. • Menengiç : Terebinthina Chia Dahilen idrar ve solunum yolları antiseptiği olarak kullanılır. • Mersin : Meyveleri yemiş olarak, kabızlık giderici ve antiseptik olarak kullanılır. • Mersin yağı : Oleum Myrti Dahilen bronşit, verem ve belsoğukluğu gibi hastalıkların tedavisinde ve şeker hastalığına karşı kullanılmaktadır. • Meyankökü : Grip, nezle, anjin ve nefes darlığına faydalıdır. Öksürük ve balgam söktürür. Yüksek tansiyonu düşürür. • Mısır : Yüzde 18.3 gibi yüksek oranda lif içeriyor. Mısırın içeriğindeki yüksek karbonhidrat, enerji seviyenizi yükseltir. İçinde protein, kalsiyum, demir, fosfor, A ve B2 vitaminleri bulunur. • Mısır püskülü : Stylus Maydis İdrar söktürücü ve taş düşürücüdür. • Mine Çiçeği (Güvercin otu) : Tıbbî olarak, kabız edici, teskin edici etkisi vardır. Baş ve mafsal ağrılarını dindirir. Yorgunluğu ve uykusuzluğu giderir. • Muskat : Myristicae Gaz söktürücü ve antiseptik olarak bilhassa karın ağrıları için kullanılır. • Muz : Folik asit, potasyum ve B6 vitamini bakımından son derece zengin bir meyvedir. Potasyum krampları önler. • Mürsafi : Gummi Myrrihae Antiseptik ve uyarıcıdır. Bilhassa solunum yolu hastalıklarına karşı kullanılır. • Nane : Yapraklari çay hâlinde yatıştırıcı, mîdevî, gaz söktürücü, bulantıyı giderici olarak kullanılır. Bunun yanında çeşitli ilâçların terkibinde kullanıldığı gibi, yaprakları çiğ veya kurutulmuş olarak yemeklere konur. Nâne esansı, çok miktarda zehir etkili olmasına karşılık az miktarı mîde ağrılarına ve bulantılara karşı kullanılabilir. Nâne uçucu yağı da oldukça fazla kullanılan bir yağdır. • Nane yağı : Menthae Piperitae Hafif antiseptik, ferahlatıcı, koku verici ve mide bulantılarını giderici olarak kullanılır. • Nar : Vücudu kuvvetlendirir. İshali keser. Burun poliplerine faydalıdır. Şerit düşürür. Kalbi kuvvetlendirir. Mide, bağırsak hastalığı olanlar, küçük çocuklar ve hamileler fazla kullanmamalıdır. • Nazarotu : Ekzama, basura karşı ve tütsü olarak kullanılır. • Nergis : Kusturucu ve ishal etkilidir. Kurutulmuş çiçekleri yatıştırıcı , müshil ve ateş düşürücü olarak çay hâlinde kullanlır. • Nilüfer : Kökleri kabız edicidir. Beyaz nilüferin çiçekleri, yatıştırıcı ve uyuşturucudur. • Nohut : Vücudu kuvvetlendirir. Anne sütünü arttırır. • Oğulotu : Folium Melissae Yatıştırıcı, midevi, terletici ve antiseptiktir. • Okaliptus : Özellikle solunum yolu hastalıklarında kullanılır.Öksürüğü keser, boğaz ve burun iltihaplarını giderir. İdrar yollarını temizler. Hâricen deri üzerine sürülmek sûretiyle antiseptik olarak da kullanılır. Ökaliptus yaprakları doğrudan doğruya kaynatılarak kullanıldığı gibi, yağının tıpta da pekçok faydaları vardır. İlâç olarak veya kaynatma ile buğu, koku hâlinde de kullanılır. Yapraklar nefes darlığı, kabız, balgam söktürücü olarak, haşere sokmalarına, her nevî ateşlenmeye, nezle, nevralji, bronşit, romatizma, şeker, üremi gibi hastalıklarda, yağ veya ekşitilerek sirke, toz sabun, pudra ve mâcun şeklinde kullanılır. • Okaliptüs yağı : Oleum Eucalypti Antiseptik olarak haricen kullanılır. • Ökseotu : Kalbin atışlarını arttırır. Damar kireçlenmelerinde faydalıdır. Sara ve akciğer kanamalarında kullanılır. • Pancar : Karaciğerin düzenli çalışmasını sağlar. Kansızlığı giderir. Şeker hastalığı ve vereme karşı korur. Mide ve barsakları kuvvetlendirir. Sinirleri yatıştırır. • Papatya : Çiçek durumu başları, çiçek açmadan önce toplanarak gölgede kurutulur.Çay hâlinde sabahları aç karnına bir bardak içilebilir. İdrar çoğaltıcı, iştah açıcı, yatıştırıcı ve gaz söktürücü etkilere sâhiptir. Basur memelerinde ağrı kesici, tedâvi edici etkiye sâhiptir. Boyar madde olarak da kullanılır. • Patates : Kızarmış yemezseniz kilo aldırmaz. Sindirimi kolaylaştırır, kabızlığı önler. Yorgunluğa karşı birebirdir. Bol miktarda C vitamini ve protein içerir. Halsizliğe karşı etkili. Vücuda enerji veren madde olan karbonhidrat içeren patates, C ve E vitaminleri ve beta karotin açısından en zengini. 100 gram patateste 80 kalori, 2 gram protein, 17 mg karbonhidrat, 7 mg kalsiyum, 53 mg fosfor, 20 mg C vitamini var. Yılın hiçbir zamanı bulmakta da güçlük çekmezsiniz. Her zaman söylenir, bir kez daha söylense sorun olmaz; patatesin besin değerinin büyük kısmı kabuğunda olduğundan soymak yerine özel bıçağı ile kazımak daha iyidir. Yine kabukları soyularak pişirilen patates C vitaminin yüzde 25’ini kaybediyor. Bu nedenle patatesi fırında kabuğuyla veya buharda ya da az suda pişirmek gerek. • Patlıcan : Kansızlığı giderir. Karaciger ve pankreasın düzenli çalışmasını sağlar. Kilo vermeye yardımcı olur. Böbrek yanmaları ve ağrılarını keser. Sinirleri yatıştırır. Kalp çarpıntılarını giderir. Cilt hastalıkları, şeker, mide, barsak ve karaciğer hastalıkları aşırı derecede olanlar yememelidir. • Pelinotu : Herba Absinthii Midevi, ateş düşürücü, adet getirici etkileri vardır. • Pırasa : İdrar söktürür. Mide rahatsızlığına iyi gelir. Kabızlığı giderir. Basur memeleri için faydalıdır. Böbreklerdeki kum ve taşların düşürülmesine yardımcı olur. • Portakal : Antioksidantlar ile dolu bir meyve. Kanseri önleyici olarak bilinen bütün maddeleri içeriyor. Ayrıca bol miktarda C vitamini içeriyor. Kilo almaya engel olur. Kandaki kolestorolü düşürür.Vucüdun C vitamini, potasyum, protein, B ve E vitaminleri ile kalp hastalıkları ve antikanserojen maddeler ile kanser riskini azaltıyor, kolestorolü düşürüyor • Rezene : Foeniculi Midevi, gaz söktürücü ve süt artırıcıdır. • Safran : Sinir sistemini uyarıcı, iştah açıcı, âdet söktürücü, koku ve renk verici olarak kullanılır.Fazla miktarda kullanılmamalıdır. Hamileler kesinlikle kullanmamalıdır. • Salatalık : Salatalığın kendisi ya da suyu cildimizi bir tonik kadar temizler. Salatalık kabızlığı önler, böbrek ve kalp hastalıklarında vücutta biriken suyun atılmasına yardımcıdır. Kalp hastalıkları ve enfeksiyonlara karşı etkili. Kükürt içeriyor ve bu madde vücudun enfeksiyonlara karşı dayanıklılığını artırdığı gibi, kolestrolü de düşürüyor. • Salep : Öksürük ve bronşite faydalıdır. Aybaşı kanamalarının düzenli olmasını sağlar. Zihni çalıştırma gücünü arttırır. • Sandalos : Sandaraca Haricen ve dahilen romatizma ağrılarını dindirici olarak etkilidir. • Sarı kantoron : Herba Hyperici Dahilen antispazmotik, kabız, yatıştırıcı, haricen ise antiseptik ve yara iyileştiricidir. • Sarısabır : Aloe Kalın barsağa etkili bir müshildir. • Semizotu : Mide ve barsak kanamalarında ve kanlı idrarda faydalıdır. Kanı temizler. Şeker hastalığında susuzluğu giderir. Uykusuzluk, sinir ve zihin yorgunluğunda faydalıdır. • Servi kozalağı : Cupressi Çocukların gece işemelerinde, haricen basura ve kokulu ayak terlemelerine karşı kullanılır. • Sığla yayı : Styrax Liquidus Haricen antiseptik, yara iyi edici ve anti paraziter olarak kullanılır. • Sinameki : Memleketimizde çok kullanılan müshil ilâcıdır. Kolit ve spastik kabızlıkta kullanılmaz. • Soğan Ve Sarımsak : Yüksek tansiyon ve kalp hastalığı tehlikesini azaltırlar. Soğan, mide kanserine yakalanma riskini; sarımsak da bağırsak kanserine yakalanma riskini azaltıyor. Sarımsağın mayasında bulunan maddeler hücrelerin zarar görmesini önleyerek, vücudu erken yaşlanmaya karşı koruyor. Antibiyotik ve nefes darlığını gideren bileşimler içeren sarımsak bağışıklık sistemini de kuvvetlendiriyor. Kalbe ve alerjik hastalıklara karşı etkili. Soğan içerdiği kimyasal maddelerle kalbimizi güçlendiriyor ve alerjik reaksiyonları engelliyor. Newcastle'da yapılan araştırmalar, düzenli bir şekilde soğan yiyenlerin damarlarının tıkanma riskinin azaldığını gösteriyor. • Soya : Uzun yaşamak isteyen herkes mutlaka soya tüketmelidir. Soya, içerisinde östrojen hormonuna benzer işlev gören ve bu hormonun etkilerini sulandıran bir madde içerir ve buda kadın bünyesi için son derece yararlıdır. Çünkü, hücre yenilenmesini hızlandıran östrojen hormonunun aşırı üretimi, göğüs, rahim ve boyun kanserine yakalanma riskini çok arttırır. • Sumak : Kabız edici, kan kesici, antiseptik etkili olup, ayrıca boğaz ve diş etleri hastalıklarında gargara hâlinde kullanılır. Sumak meyveleri de tanen, uçucu yağ ve organik asitler ihtivâ eder. Baharat olarak çok kullanılır • Susam : Nefes darlığı ve bronşitte faydalıdır. • Susam yağı : Oleum Sesami Dahilen müshil olarak etkilidir. Şeker hastalığına karşı da kullanılır. • Şahtera : Herbe Fumariae İdrar artırıcı, yatıştırıcı, zayıflatıcı ve tansiyon düşürücüdür. • Şebboy : Tohumları kalp üzerine etkili bileşikler taşır.Ayrıca idrar söktürücü ve kabızlığı giderici etkisi vardır. • Şeftali : Çiçekleri kabızlığı giderir ve barsak solucanlarını düşürür. Meyvesi hazmı kolaylaştırır.İdrar yollarını temizler. Bol miktarda idrar söktürür. Basur memelerinden doğan şikayetleri giderir. Safra kesesi ve böbrekler için faydalıdır. • Şeytantersi : Gummi Asa foetida Sinir sistemi yatıştırıcısı, hazmı kolaylaştırıcı ve gaz söktürücüdür. • Taflan : Yapraklardan elde edilen taflan suyu öksürük dindirici olarak kullanılır.Taze meyveleriyse meyve olarak yenilmektedir. Kurutulmuş meyvelerinin tohumlarıysa şeker hastalığına karşı kullanılır.Tâze meyveleri taş düşürücü olarak da kullanılmaktadır. • Tarçın : Ruhi sıkıntıları giderir. Sürmenajda faydalıdır. Kalbi kuvvetlendirir. İştah açar, hazmı kolaylaştırır. • Tarçın yağı : Oleum Cinnamomi İştah açıcı ve midevi olarak dahilen kullanılır • Tere : İştah açar. Hazmı kolaylaştırır. Bronşları temizler, öksürük söktürür. İdrar söktürür, böbrekleri ve idrar yollarını temizler. Kanser, anemi ve lif hastalıklarına karşı etkili. Tere kanserle savaşan sebzelerin arasında olduğu gibi aynı zamanda en fazla kalsiyum, demir ve folik asit içerenlerin başında geeliyor. Tere gibi yeşil sebzeler yiyen kadınların, life ilişkin hastalıklara yakalanma riskleri daha az. • Turp : Böbreklerdeki mikropları öldürür. Kum ve taşların dökülmesine yardımcı olur. Karaciğer şişliğini indirir. Sarılıkta faydalıdır. Safra taşlarının düşürülmesine yardımcıdır. Romatizma, siyatik astım ve bronşite faydalıdır. • Üvez : Özellikle bir şeker olan üvez şeker hastaları rejimi için iyi bir tatlandırıcıdır. Meyveleri ve yaprakları kabız edicidir. Yine meyveleri idrar söktürücü, kadınlarda âdetleri kolaylaştırıcı etkilere sâhiptir. Meyveler C vitaminince zengindir. Yapraklarının çayı şeker hastalığına karşı kan şekerini düşürücü olarak kullanılmaktadir. Zararsızdır. • Üzerklik : Bağırsak kurdundan prostata, hemoroitten karın ağrısına pek çok hastalığa iyi gelmektedir. • Üzerklik tohumu : Semen Pegani Kurt düşürücü, adet söktürücü, uyuşturucu, terletici ve yatıştırıcıdır. • Vişne : İshali keser. Ateşi düşürür. İdrar söktürür. Vücuda rahatlık verir. • Yaban gülü : Kabız edici, idrar söktürücü olarak, böbrek ve safra taşlarına karşı kullanılır. C vitamini yönünden zengin olduğu için de bâzı bölgelerde marmelât yapımında kullanılır. • Yasemin : Çiçeklerinden hazırlanan çay göğüs yumuşatıcı ve sinirleri yatıştırıcı olarak kullanılır. • Yenibahar : Damar sertliğini önler. Hazmı kolaylaştırır. Mide ve bağırsak gazlarını giderir. • Yeralması : Şeker hastaları için faydalıdır. Besleyicidir. Vücudun direncini arttırır. Kabızlığı giderir • Yılan yastığı : Ateşi düşürür. Terletir, vücuda rahatlık verir. Sinirleri uyarır. • Yosun : Haşlaması barsak kurtlarını döker. Saçlar yikanırsa kuvvetlendirir. • Yulaf : Çocukların hazım güçlüklerini giderir. Bedeni ve ruhi yorgunlukları giderir. Kandaki şeker miktarını azaltır • Zahter : Saturejae hortensis Şeker hastalığına karşı kullanılır. • Zencefil : İştah açar. Kusmayı önler. Bağırsak bozukluklarını giderir. • Zerdaçal : Mîdevî ve gaz söktürücü etkiye sâhiptir. • Zerdeçal : Curcuma longae Midevi, gaz söktürücü ve safra artırıcıdır. • Zeytin : Zeytinyağı, safrayı artırır. Karaciğeri çalıştırır. Karaciğer ağrılarını keser. Sarılıkta faydalıdır. Yaprak ve kabukları yüksek tansiyonu düşürür. Kandaki şeker miktarını düşürür. Bağırsak solucanlarının düşürülmesine yardımcı olur. • Zulumba : Rhizoma Zedoariae İştah açıcı, uyarıcı, idrar artırıcı, balgam ve gaz söktürücüdür.
    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 5/8/2008 - MÜSLÜMAN SABIRLIDIR
  • Dünya insanlar için bir imtihan yeridir. İnsan her şekilde imtihana tabi tutulabilir. Hangi tür imtihana tabi tutulursa tutulsun müslüman kişiye İslam'ın birtakım önerileri vardır. Bütün amacı dünyada tabi tutulduğu sınavları kazanmak olan müslüman kişiye yüce Rabbimizin ve sevgili Peygamberimizin birçok tavsiyeleri vardır. Bunlardan en önemlilerinden biri de sabirlı olmaktır. Sabırlı olmak; ümidini kesmemek, nefsi birşeyden alıkoymak, dayanmak ve tahammül etmektir. Sabır her türlü kötülük, zorluk, tuzak ve hile karşısında sükuneti muhafaza etmek ve Allah'ın rızasını kazanmak için tahammül göstermektir. Yüce Allah: 'Sabredenlere mükafatları elbette sınırsız olarak verilir. (Zümer suresi 10) buyurmaktadır. Bir başka ayeti kerimede; 'And olsun ki sizi biraz açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azaltma (fakirlik) ile deneriz. Ey Peygamber sabredenleri müjdele' (Bakara suresi 155) buyurmaktadır. Dünya yaşantısında değişik zaman veya şartlarda insanın başına her türlü hoşnutsuzluğun gelmesi muhtemeldir. Olumsuzluklar nedeniyle ümitsizliğe kapılmadan tahammül göstererek iyi günlerin geleceğine ve çekilen sıkıntıların Allah katında büyük bir karşılık göreceğine inanarak yaşaması insanı hayata bağlar ve olumsuz davranışlara girmeden alıkoyar. Akıllı insan geçici sıkıntılarını kalıcı güzelliklerin takip edeceği inancı ile yaşar ve fevri davranışlarla yanılgıya düşmekten kendini korur. 'Sabrın sonu selamettir' atasözü bu hususu vurgulayan güzel bir ifadedir. Sabırlı Müslüman her yönü ile örnek teşkil eder... (Diyanet takviminden) ----------------------------------------------------------------------------------------------------------- Haset nedir, zararları nelerdir? Fudayl bin İyaz’ın, “Mü’min gıpta eder, münafık haset eder.” buyurur. Bu söz bizim için hem güzel bir ölçü, hem de büyük bir tehdit içerir. Bir insan, bir başkasının nâil olduğu maddî veya manevî bir ihsana kendisinin de erişmesini arzu edebilir. Bu haset değil gıptadır. Hasette ise, haset edilen şahıstan o ihsanın mutlaka geri alınması arzu edilir. Yani, zengin komşusuna haset eden adamın temel hedefi, kendisinin zengin olması değil, komşusunun fakir olmasıdır. Bu ise, ancak münafıklara yakışacak kadar aşağı ve bayağı bir düşüncedir. Bununla beraber, bu güzel sözü yanlış yorumlayarak, haset edenlere hemen münafık damgası vurmak elbette doğru değil. Çünkü münafığın tarifi açık: Münafık, gerçekte iman etmediği halde iman etmiş gözüken kimsedir. Haset eden bir mü’mine, bu mânâda, münafık demek mümkün değildir. O halde bu sözü, “Sakın haset etmeyiniz, zira bu ancak münafıklara yakışan alçak bir sıfattır.” şeklinde anlamamız gerekir. Haset hastalığına tutularak, kendi kaybına değil de, başkalarının kazancına üzülen bir insan ticaret bilmezliğin en ileri örneğini sergiler. Hasetten kurtuluş için Bediüzzaman Hazretleri’nin bir tavsiyesi var: “Hasit adam haset ettiği şeylerin âkıbetini düşünsün. Tâ anlasın ki, rakibinde olan dünyevî hüsün ve kuvvet ve mertebe ve servet; fânidir, muvakkattir.”( Mektûbat) Haset hastalığının temelinde, haset edilen kimseyi ve onun elindeki dünya nimetlerini ebedî zannetme gafleti yatar. Akıl planında, gerçeğin böyle olmadığını herkes bilir; ama, hissiyat hükmünü icra etti mi, zavallı akla kıvranmaktan öte bir şey kalmaz. Bir asır sonra bütün haset edenler ve edilenler gibi, hasede konu olan mevki ve makamlar, servet ve devletler de başka insanların eline geçecekler; bir süre de onları oyalayacak ve hiçbirine gerçek yâr olmadan, bir başka gruba intikal edecekler. Hasedin bir de kadere itiraz yönü var. “Yoksa onlar, Allah’ın lütfundan verdiği şeyler için, insanlara haset mi ediyorlar?” (Nisa Sûresi, 54) Âyet-i kerimede, “Allah’ın lütfundan verdiği” şeklinde çok hikmetli bir kayıt var. Bu kayıttan hareketle müfessirlerimiz, meşru olmayan kazançlara haset edilebileceğini belirtmişler ve “Vurguncunun elindeki malın gitmesini temenni etmek haset değil, gayrettir, adalettir.” demişler. Buna göre bir adam hırsızlık ederek zengin olsa, o malın ondan alınmasını arzu etmek haset değildir. Haset; “Allah’ın lütfüyle verdiği” meşru servet, makam yahut fazileti çekememektir. Bunların, bir müminden alınmasını arzu etmek ise, kaderi tenkit ve rahmete itiraz mânâsı taşır. Bir insan düşünelim: Belli bir nimete ulaşmak için elinden gelen gayreti göstermiş, meşru dairede çalışmış, fiilî ve kavlî duasını yaptıktan sonra Rabbinin rahmetini, inayetini gözlemeye başlamıştır. Bu insana yapılan İlâhî lütuf karşısında mü’mine düşen vazife, o nimete kendisi nâil olmuş gibi sevinmektir. Kadere iman da, İslâm kardeşliği de bunu gerektirir. Alaaddin Başar (Prof.Dr.)
    ----------------------------------------------------------------------------------------------------------------

    Gerçek dindar nasıl olur? Örnek ve vasıflı bir Müslüman hangi özellikleri taşır?


    Gerçek bir dindarın nasıl olması gerektiğini bilmeyenler, zaman zaman çok yanlış hükümler veriyorlar. Dindar olmayan birini, dini tam yaşayan bir insan sananlar, genellikle dinden ve inançtan uzak durmaya çalışıyorlar.

    Niçin dindar olmayanı dindar sanıyorlar?

    Çünkü dinî konuda maalesef büyük bir cehalet hüküm sürmektedir. Bu sebeple de özden fazla şekle ve görüntüye bakarak insanların ne kadar dindar olduklarına karar veriliyor. Meselâ, "Çok dindar bir adam: üç kere hacca gitmiş!" deniliyor... Beş vakit namaz kılanlara, bir çok yerde "hoca” denildiği gibi, örtülü hanımlara da "din âlimesi" nazarıyla bakılabiliyor.

    Geçmiş yıllarda, birçok eski öğrencim, sırf başörtüleri sebebiyle caddede, otobüste, trende fıkhî bazı sorular sorulduğundan şikâyetçiydiler. Çünkü sorulan soruların cevaplarını onlar da bilmiyorlardı. Ancak kılık kıyafetleri sebebiyle, cevapsız kalmaları çoğu zaman yadırganıyordu. Birçok yaşlı başlı Müslüman, "Kızım madem namaz konusundaki bu sorunun cevabını bilmiyorsun, başını neden örtüyorsun?" diye soruyorlar. Hâlbuki o gençler de daha yeni yeni dinlerini öğrenmeye başlamışlardı.

    Her gördüğümüz sakallı, nasıl hacıbaba oluyorsa, her örtülü hanım da, hemen dinde âlim ve çok dindar bir kimse sanılabiliyor.

    Peki, gerçek dindar nasıl olur? Örnek ve vasıflı bir Müslüman hangi özellikleri taşır?

    Akla ve İlme Dayalı Bir İman Sahibidir

    Vasıflı dindarın ilk özelliği, akıl, mantık ve bilgi temeline oturan sağlam bir imandır. Şeksiz şüphesiz bir inancın sahibidir. Gerçekten dindar olan kişi, neye, nasıl inandığını bilir. Bu bilgisi sebebiyle, aykırı fikir ve inanışlara karşı söyleyecek sözü vardır.

    İnancı konusundaki her şeyi bilmese de, her sorunun cevabı bulunduğunu bilmenin rahatlığı içindedir. En azından bu cevaplara nasıl ulaşacağını öğrenmiştir.

    Aksi halde, son dönem yeniçerilerine benzer. Hani onlardan biri çoktandır kızdığı bir Yahudi'yi, "Niçin bana çarptın?" bahanesiyle atmış yere ve başlamış bağırmaya:

    - Tez Müslüman ol!.. Yoksa sen bilirsin!..

    Yerde sırtüstü yatan Yahudi, başının Üstünde parıldayan kılıcı görünce, işin vahametini anlamış ve hemen,

    - Peki, demiş, Ne diyeyim de Müslüman olayım kuzum? Yeniçeri başlamış düşünmeye... Ama ne denilip de Müslüman olunacağını bir türlü çıkaramamış:

    - Onu ben de bilmiyorum! Demek zorunda kalmış…

    Bu Yeniçeri ilk bakışta dindar bir insan gibi görünebilir mi? Her ne kadar din gayretiyle harekete geçiyorsa da yaptıkları ve yaptırmak istedikleri itibariyle asla iyi bir Müslüman sayılmaması gerekir.

    Zira iyi bir Müslüman, inancın zorla, baskıyla, dayatmayla benimsetilemeyeceğini, hatta böyle metotların daima ters teptiğini gayet iyi bilir.

    Bırakınız başkasını ve yabancıyı, kendi öz çocuğunu bile zorlayarak, tahakküm ederek, dayatarak imana ve ibadete getiremeyeceğinin bilincindedir. Akıllı ve medenî insanlar ancak ikna ile imanı benimseyebilirler. Ya da imanın güzelliklerini bir Müslüman’da görerek sevip inanırlar. Çünkü gerçek iman, tamamen candan, gönülden ve içtenlikle kabul edilendir. Maddî ya da manevî baskılar, korkular, çıkarlar söz konusu olursa, hakikî imana ulaşılmaz.

    İmanın güzelliğine ulaşmış olan, o güzelliği güzelce paylaşmak ister.

    Kendisini Din Polisi Gibi Göremez

    Bir başka mesele de gerçek dindar, kendisini din polisi gibi göremez. O. kalplerin derinliklerinde gizli olanı araştırmakla görevli değildir. Bu sebeple zahire göre hükmeder. Hz. Peygamber (sav) sırf görünüşte Müslüman olan, aslında imana gelmemiş münafıkları mescidinden dahi uzaklaştırmamıştır. Zaten onları herkese ilân da etmemiştir. Onlar inançsızlıklarını dışarı yansıtıp zarar vermedikleri sürece Müslümanların arasında, hatta mescidinde kendilerine daima yer bulmuşlardır.

    Bir savaşta, sahabe-i kiramdan biri, zorlu bir mücadeleye girmiş ve sonunda güç halle rakibini yere düşürüp kılıcını onun boynuna indirmek için kaldırmıştı. İşte tam bu sırada, yerde yatan adam, ‘lâilâhe illallah’ (Allah'tan başka ilah yoktur) deyivermişti. Ancak bu iman belirtisi, kılıcın boynuna inmesini önleyemedi. Zira son anda ölüm korkusundan söylendiği açıktı.

    Ne var ki bu olayı duyan Allah Resulü (sav) fevkalâde üzüldü ve çok nadir kızgınlıklarından birini gösterdi. Sahabi defalarca dedi ki:

    - Ey Allah'ın Resulü, adam benimle sonuna kadar mücadele etti. Eğer becerebilseydi beni öldürecekti. Son anda söylediği tevhid kelimesi ölüm korkusundandı...

    Efendimiz'in (sav) üç kere tekrarladığı cevap ne kadar ibretli, ne kadar hassas ölçülü ve ne derece düşündürücüdür:

    - Kalbini yarıp baktın mı? Kalbini yarıp baktın mı? Kalbini yarıp baktın mı? (Bkz. İbn Mace, “Fiten,” 1; İ. Kesir, Tefsîru Kur’ani’l-Azîm, 1:539;

    Evet, kimse kimsenin samimiyetini ölçmekle vazifeli değildir. İmanda samimiyet ölçmek yetkisi hiç bir insana verilmemiştir.

    Herkes kendi samimiyetini ölçmeli ve derecesini artırmaya çalışmalıdır. Zira ancak bundan sorumludur.

    Başkasıyla Değil Nefsiyle Uğraşır

    Vasıflı bir dindar, başkasının imanıyla, ibadetiyle ve ihlâsıyla uğraşmaz. Çünkü onun ilk ve en önemli düşmanı, daima kötülükleri emreden nefsidir. Dolayısıyla asıl savaşı, şeytanla işbirliği yapmış olan nefsine karşı verir.

    Başkalarına hüsn-i zan besler. Ötekileri daima kendinden yüksek bilir. Ve hiçbir zaman yükseklik iddiasında bulunmaz. Bilir ki, "Ben yükseğim, yüceyim!" diyen, alçaktır. Çünkü İslâm ahlâkında iman, ibadet ve ahlakıyla övünmek düşüklük ve hastalıktır.

    Gösterişten Uzaktır

    Hayır hasenatı bile sevabı kaçmasın diye gizli yapan Müslüman “sağ elinin verdiğini sol elinden” (Buhari, Ezan 36) gizlemeye çalışır. Verdiğinin karşılığını sadece Allah’tan beklediği için, mümkün mertebe gösterişten, hayrını açıklamaktan kaçınır.

    Dindarlığı Rant Olarak Kullanmaz

    İdeal dindar, dindarlığını bir rant olarak kullanmaktan Allah'a sığınır. Eğer sırf dindarlığı sebebiyle, ya da onu âlet ederek bir menfaat sağlıyorsa, dinini dünyaya satmış olacağını bilir. Fanî dünyanın basit ve kıymetsiz cam parçalarını âhiretin paha biçilmez elmaslarına tercih etmek, gerçekten dindar olanın işi değildir.

    Daima Ölümle İrtibatlıdır

    Vasıflı dindar, daima ölümle irtibatlıdır. Bu sebeple geniş görüşlü, engin ve derin bakışlıdır. Âhiret boyutlu düşünür. Dünyada kendisini emanetçi bilir. Asıl yatırımını daimî, bakî ve kalıcı olana yapar.

    Bu sebeple "Ne dünya umurundan (işlerinden) kazandığına memnun, ne de kaybettiğine mahzun olur."

    Her işinde, "Rabbim razı olsun, yeter!" diye düşünür, "O razı olsa bütün dünya küsse ehemmiyeti yok!" der. Zaten Rabbini razı eden, başkalarını da memnun ve mutlu eder.

    Kul Hakkından Titrer!

    Kul hakkı yeme korkusu, vasıflı dindarı titretir. Daima üç kuruş az kazanmaya razıdır. Gönül kırmaktan hep uzak durmaya çalışır. Bağışlanması çok zor olan kul hakkını yemektense, az kazanca ve kendisi kırılmaya gönüllüdür.

    Günümüzden 55 yıl önce, gazete haberi olmuş böyle bir güzellik yaşanmış İstanbul'da…

    Artvinli Hasan Efendi Kocamustafapaşa'da, ihale ile bir bina satın alır. Satış gerçekleşir, binanın tapusu da artık elindedir. Fakat bina ihale ile ve avukatı aracılığı ile satın alındığı için içi rahat etmez. Uzman bir mühendisi, binaya fiyat biçmesi için görevlendirir.

    Görevli mühendisin binaya biçtiği fiyat, kendisinin ödediği miktardan bin lira daha fazladır. O zamana göre çok önemli bir paradır. Fakat Hasan Efendi'nin vicdan rahatı, bu 1000 liradan daha önemlidir.

    Binanın hissedarlarını bulur, hepsine bu bin lirayı paylaştırır:

    - Kanunen binayı 1500 liraya aldım ama vicdanen 1000 lira daha ödemek mecburiyetindeyim! Der.

    İşte bu Artvinli Hasan Ağa, Tema Vakfı'ndan tanıdığımız muhterem Nihat Gökyiğit Beyefendi'nin babalarıdır.

    Artvinli tüccar Hasan Efendi neden böyle bir fazileti gösterebiliyor? Çünkü bu inanç ve onun dışarıya ahlâk güzelliği olarak yansıması babasından bir mirastır.

    Babası Artvin'de dürüstlüğü ile tanınan bir tüccardı. Ermeni tehciri sırasında o da benzeri bir güzelliği bizlere hatıra olarak bırakmıştı…

    Varlıklı bir Ermeni, göç emrini alınca bu zata gelir ve der ki:

    - Bildiğiniz üzere, biz bütün malımızı mülkümüzü bırakıp gitmek zorunda kalıyoruz. Ben mevcut gayr-ı menkullerimi 30.000 altın karşılığı sana bırakayım. Senden başka kimsenin de gücü yetmez. Sen almazsan öylece bırakıp gitmek zorunda kalacağım.

    - Peki! Parayı hazırlayıp getireceğim! Der bizim tüccar...

    Dediği gibi de yapar. Ermeni çok sevinir. Dualar eder, helâlleşip ayrılırlar. Fakat bu muhteremin içi bir türlü rahat değildir. Hesap eder kitap eder, Ermeni'nin sıkışarak bu fiyata sattığı mallarının, en az 10 bin alım fazlasını edeceğine hükmeder.

    Ve bu parayı da hazırlayıp Artvin'i terk etmesine ramak kala Ermeni'ye verir. O zaman bu hakperestliğe o Ermeni Osmanlı vatandaşı hayret etmiştir ama simdi neredeyse, bizler de inanılmaz buluyoruz.

    İşte vasıflı dindar bu idi... Hâlâ da budur...

    Vasıflı dindar, düşmanına bile dosdoğru davranan adamdır. Çünkü o, "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!" (Hud, 112) emrini Rabbinden alınca, '"Bu sûre beni ihtiyarlattı!" ( Tirmizi, Tefsir, sure 56) buyuran Yüce Resûl’ün bağlısıdır.

    Vasıflı dindar, en önemli uyarıyı bile incitmeden yapabilen bir nezâketin temsilcisidir. Nezaketi bir üslûp inceliği olarak yansır muhatabına...

    70 yıl önce, küçük ve yemyeşil bir Anadolu şehrine genç bir hakim tayin edilir. Şehrin eşrafından bir ticaret adamı, bu genç hakimi evine yemeye çağırır. Güzel bir gündür. Evlerin geniş bahçelerini dolduran meyve ağaçlarının dalları sokağa kadar sarkmaktadır. Bu güzel meyvelerden birine uzanan hakim, bu gün görmüş vasıflı Müslüman’dan şu çok nezih ikazı alır:

    - Hakim Bey bu bahçe bize ait değildir. Bizimkisi iki bahçe sonradır...

    Hakim Bey elini çekiverir. Yüzü hafifçe kızarır ama bu uyarı üslûbuna da hayran kalır. Yarım asır sonra der ki:

    - Meslek hayatımın ilk gerçek ve uygulamalı hukuk dersini bu Zat'tan aldım ve asla bir daha unutmadım...

    Vasıflı dindar, yaratılanı, Yaratan'dan ötürü hoş gören ve seven bir anlayışın insanıdır. O günaha kızar, günahın kötülüklerine düşmanlık eder ama günahkârı sever. Günaha düşman, ancak, günah işleyen kişiye dost olur. Bu dostlukla, günah ile günahkârı birbirinden uzaklaştırmaya çalışır. Meselâ, içkiye düşmandır ama alkolik adama dosttur, sevgi gösterir. Çünkü o kötü alışkanlığın esiri olan, ancak sevgi ve dostlukla kurtarılabilir.

    Vasıflı dindar, günahları açan, ilân eden ve bundan zevk alan bir kişi olamaz. Tam tersine o, günahları örter. Hataları, kusurları, günahları eşelemek ve teşhir etmek istemez. Bu gibi olumsuzlukların sahiplerine merhamet eder, acır. Kurtulmalarına duacıdır, yardımcıdır...

    Zarar verene zarar vererek aynı derekeye düşmek istemez. Isıranı ısırma küçüklüğüne tenezzül etmez. Bunaldığı zaman, "Ne yapayım. Allah yaratmış" der, olumsuzluklara karşı sabrını bereketlendirmeye çabalar.

    Vasıflı dindarda Allah'ın güzel isimlerinin tecellisi görünür. Meselâ vericidir. Karşılığını Rabbinden bekleyerek verir. O bilir ki, "Veren el, alan elden üstündür."

    Verdiklerini başa kakıp da onların manevî getirisinden kendisini mahrum etmez. Çünkü vasıflı dindar, yaptığı hayrı, verdiği zekâtı, sadakayı hemen unutan ama kendisine yapılan iyiliği unutmayan bir şahsiyettir.

    Ölçüsü takvadır, insanı ancak ahlâk, fazilet ve takva bağlılığının üstün kılacağını bilir. Bu sebeple insanları değerlendirirken, makamlarını, paralarını ve etnik köklerini değil, maneviyatlarını dikkate alır. Asalet ahlâka bağlılıkta Cenab-ı Hakk'a kullukta, Resulü'nün yaşadığı gibi yaşamaktadır.

    Vasıflı mü'min, mütevazîdir. Gül bitirmek için toprak olmaya razıdır.

    Hizmetle öne çıkar, ücret zamanı geride durur.

    Mütefekkirdir. Kâinatı bir kitap gibi okumayı bilir. Eserden müessire giden yolu gönül gözü ile de görür. Sürekli Rabbi ile olmanın iç huzurunu dolu dolu yaşar. Bu sebeple başkalarını üzen ve korkutan birçok şey onun gözünde hiçtir.

    Allah'a iman, kalbinin cenneti olur. Bu huzuru tattığı için, asla yalnızlık duygusu çekmez, ümitsiz olmaz. Çünkü Allah'la beraber olan asla yalnız değildir.

    Diğer mü'minlerle öncelikli ortak paydası, ticaret, siyaset, ırkî bağlar değildir. Din kardeşliği ile Tevhid inancı etrafında sarsılmaz bir kenetlenmenin kopmaz halkasıdır.

    Bundan dolayı bütün mü'minleri bir vücudun azaları gibi görür, dertleriyle dertlenir, sevinçleriyle bayram eder.

    Vasıflı Müslüman, müteşebbistir, çalışkandır. Ama asla ihtiras sahibi değildir.

    En iyi neticeyi almak için, bütün helâl ve meşru yolları dener. Ancak netice ne olursa olsun razıdır.

    Kanaatin bitip tükenmek bilmeyen bir hazine olduğunu bilir. Rızkın Allah'a ait olduğunun, ecelin şekil ve vakit olarak bir olduğunun idrâkindedir.

    Vasıflı dindar, herkesin iyiliğini isteyen ve buna elinden geldiğince çalışan bir yeryüzü meleğidir.

    Vasıflı dindar gönül adamıdır. Beklenen adamdır.

    Gönüllerin daima özlediği ve beklediği adamdır.

    Teselli veren adamdır.

    Gönlündeki iman zenginliği ile her daim mütebessim adamdır. Neşe ve huzur veren adamdır.

    Sevgiyi seven, düşmanlığa düşmanlık eden adamdır.

    İki gününü eşit etmemek için, sevgi yolunda her gün ileriye doğru giden adamdır.

    Dünya maddeten ve manen yaşanılabilir bir yer olarak kalacaksa, vasıflı dindarların sayılarının çoğalması gerekiyor demektir.




    -------------------------------------------------------------------------------------------------

    Ahlâkî Örnek Olarak Hz. Peygamber (S.A.S.)


    “Allah’a ve Ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için en güzel örnek” olan Hz. Muhammed (s.a.s.), rahmeti her şeyi kuşatmış olan Allah’ın tasdikiyle “yüce bir ahlâk” üzere yaşamıştır.

    Ahlâkın özünü kişilik, kişiliğin özünü ise kendiliğinden, devamlı ve kuşatıcı olan kısmı teşkil eder. İzlenmesi gerekli yol olarak “sünnet” de içerdiği devamlılık ve kuşatıcılık ile Hz. Peygamber’in eşsiz ahlâkını şüphe ve yanlış anlamaya meydan vermeyecek şekilde insanlığın düşünme, ibret alma ve doğruyu bulma yeteneğinin istifadesine sunar. Muhtemel her yönü ve her türlü tezahürü ile hayatı bütünüyle kucaklayan istikamet, doğruluk ve adâlet, özü sözle, sözü de davranışla ayrılmaz bir vücut halinde birbirine nakşeden içtenlik ve samimiyet, düşünülen, söylenen ve yapılan her şeye güzellik ve insanilik damgasını vuran incelik, nezaket ve hayâ, her türlü iyiliğin özünü simgeleyen şefkat, merhamet ve muhabbet, her durum ve şartta insanca oluşu, insana yakışırlığı temsil eden hilm, cömertlik, sabır ve cesaret, iman ağacının özünü teşkil eden takva, itidal ve hakkaniyet, her türlü güzellik ve olgunluğun en güzel elbiseleri olan tevazu, sadelik ve vefa... O’nun yüce ahlâkının ana çizgilerini oluşturur.

    Yeme-içme, giyim-kuşam, istirahat ve eğlenme gibi tabi ihtiyaçlarını karşılamasında, ailesi, akrabaları, dostları ve düşmanları ile ilişkilerinde, duâ, ibâdet ve niyazında, tebliğ ve sohbetlerinde, geçimini teminine yönelik faaliyetlerinde, tebessüm ve vakarında, afiyet ve hastalığında, zenginlik ve fakirliğinde, savaşta düşmanla olan mücadelesi ile evinde çocuklarıyla olan muhabbetinde, vefat etmiş oğlu İbrahim’in bedenine damlayan gözyaşlarıyla şehid olmuş amcası Hz. Hamza’nın delik deşik edilip hunharca parçalanmış bedenine bakan gözlerinde... Kısacası hayatının her an ve her aşamasında bütün bu yüce değerler olgunlaşma çabası altında görünür ve O’nun şahsiyetinin ayrılmaz parçaları haline gelirler.

    Hayat, devamlı değişen ilişkiler bütünü olup bütün değişimleri ile bir süreci ifade eder. Ahlâk ise istikrarı, gelişimi ve olgunlaşması ile bu sürece kimliğini kazandıran, şahsiyetini verendir. Bu açıdan Peygamber Efendimizin detaylarıyla bilinen hayatına bakıldığında, bu hayata örnek şahsiyetini verenin, yüce değerlerin, dosdoğru yolun, insanca, insanın yaratılış amacına uygun yaşamanın ilahi kelimelerle ifadesi olan Kur’an-ı Kerim’in olduğu rahatlıkla görülür. Kendisine O’nu en iyi tanıyan kimselerden biri olarak “O’nun ahlâkı nasıl idi?” diye sorulduğunda, sevgili eşi Hz. Âişe’nin “O’nun ahlâkı Kur’an idi.” şeklinde cevap vermiş olması bu açıdan çok önemlidir. Öncelikle yaratan ve emredip en güzeline hidâyet eden yüce Allah’ın “Yâsîn, hikmet dolu Kur’an hakkı için, sen şüphesiz gönderilenlerden (Resullerden)sin, dosdoğru yol üzerindesin.” (36/Yâsîn, 1-4), “Nûn. Kaleme ve yazdıklarına andolsun ki sen Rabbinin nimeti ile bir mecnun değilsin ve hiç şüphesiz senin için bitip tükenmeyen bir ecir vardır. Ve hiç şüphesiz sen yüce bir ahlâk üzeresin.” (68/Kalem, 1-4) ve benzeri âyetler ile Peygamber Efendimizin bir yandan üstün ahlâkına bir yandan da bu üstün ahlâkın İlâhî öğreti ile bağlantısına şahadeti, sonra da bu ilahi şahadete selim akıl ve kalpleri ile doğru bilgi, tecrübe ve haberlere istinaden katılıp, bu hakikati tasdik eden nice insanların buna tanıklığı göstermektedir ki O, özü, sözü ve hareketi ile hayatının başından sonuna kadar her anına damgasını vuran ahlâkı ile ilahi öğreti Kur’ân-ı Kerim rehberliğinde insanî olgunluk ve kemale ulaşarak âlemlere rahmet olmuş, olgunluk ve kemali gaye edinenlere de en güzel örnek olarak Allah’ın kulu ve elçisi olmanın gereğini yerine getirmiş, “yaratan Rabbin adıyla” okumanın anlamını, şeklini ve beşeri düzlemdeki fonksiyonunu bütün insanlığa göstermiştir. Dolayısıyla O’nun eşsiz ahlâkını tetkik, insanı, Kur’an rehberliğinde yaşanmış bir olgunluğun, kemalin kıyısına götürmekte, insana, hayatı hayat olarak bütün karmaşıklığı içinde bütünlüğü ile anlama, tatma ve yaşama imkânı vermektedir. Zaten O’nu âlemlere rahmet ve insanlığa güzel örnek yapan da işte bu kuşatıcılık ile bütünlüğüdür, insanca yaşamanın eşsiz rehberi Kur’ân-ı Kerim’i özü, sözü ve davranışı, ailesi, topluluğu ve devleti ile hayata yansıtmış olmasıdır.

    İnsan yaşamının üzerinde gerçekleştiği yeryüzü nice başarılara şahitlik etmiş, insan elinde çiçeklenen nice güzelliklerin tanığı olmuştur. Ancak bütün bu güzellik ve başarıların tek bir insanın şahsiyetinde Hakk’a ve hakikate şahitlik ettiği pek görülmemiştir. İşte Peygamber Efendimizi ve O’nun eşsiz ahlâkını mümtaz kılan, hayatın muhtelif yönlerinde ortaya konulan çeşitli başarıların sahibi olan diğer insanlardan ayırıp da O’nu tüm olgunluk ve kemalin numunesi haline getiren husus bu kuşatıcılığı ile bütünlüğüdür. Bu durumda insana ait yaşamın her anı ve her safhası için O’nun asil hayatı ve güzel ahlâkında olması gereken, olgunluk ve kemale işaret eden bir örneklik vardır.

    Peygamber Efendimizi herhangi bir şekilde görebilmek, O’nunla herhangi bir şekilde hayatın bir anını paylaşabilmek ya da onunla ilgili güvenilir bir eseri okuyabilmek, bir şekilde ona ulaşabilmek, görüp duyabilme ve görüp duyduklarını gereğince değerlendirebilme imkanına sahip bir insan için onun şahsiyet ve ahlâkının güzelliği ve eşsizliğini idrak noktasında yeterlidir. Onu gereğince takdir edebilmek ve onun bu güzellik ve eşsizliğinden yeterince istifade edebilmek ise insanın taşıdığı “sorumluluk” endişesiyle bağlantılı olarak onu, Allah elçisi ve dolayısıyla hakikatin (kitap ve hikmetin) öğreticisi, açıklayıcısı, olgunluk ve kemalin eğitimcisi olarak görebilmek ve değerlendirebilmekle ve hiçbir istisnaya yer vermeksizin hayatın bütününü onun evrensel örnekliğine açabilmekle mümkündür. Bu durumda meramı ifâde için şu âyet yeterli olacaktır: “Andolsun ki Allah’ın Resulünde sizler için, Allah’ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için elbette pek güzel bir örnek vardır.” (33/Ahzâb, 21)

    Yakınları, dostları ve kendisini görenler tanıklık ederler ki Resul-ü Ekrem’in mübârek cismi baştan aşağı kusursuz, bütün azası birbirine uygun, alnı, göğsü ve iki omuzlarının arası ve avuçları geniş, boynu uzun ve düzgün, omuzları, pazıları, baldırları iri ve kalın, bilekleri uzun, parmakları uzunca, elleri ve parmakları kalınca idi. Karnı, göğsü ile beraber olup şişman değildi. Ayaklarının altı çukurdu, düz değildi. Uzuna yakın orta boylu, iri kemikli, güçlü kuvvetli idi. Cildi ipekten yumuşak, başı orta büyüklükte, kaşları hilal, çekme burunlu, az değirmi (yuvarlak) çehreli idi. Kirpikleri uzun, gözleri kara ve güzeldi. İki kaşının arası açık, fakat kaşları birbirine yakındı. Çatık kaşlı değildi. İki kaşının arasında bir damar vardı ki hiddetlendiğinde kabarıp görünürdü. Yüzü adeta pembe beyazdı. Yani ne kireç gibi beyaz ne de kara yağız, esmer idi. İkisi ortası gül gibi kırmızıya dönük, beyaz ve berrak olup yüzünde nur gibi bir parıltı vardı. Dişleri inci gibi beyaz ve parlak olup hafifçe seyrekti. Konuştuğu ve tebessüm ettiği vakit beliriverirdi. Saçları ne pek kıvırcık ne de pek düzdü. Uzadığı zaman kulaklarının memelerini geçerdi. Sakalı sıktı fakat uzun değildi. Bir tutamdan fazlasını keserdi. Vefatlarında saçı sakalı henüz ağarmaya başlamıştı. Başında pek az, sakalında yirmi kadar beyaz kıl vardı. Vücudu tertemizdi. Koku sürsün, sürünmesin teni ve teri en güzel kokulardan daha güzel kokardı... Haline hüzün ve tefekkür, bakışlarına da netlik ve derinlik hâkimdi. Çoğu zaman sükût eder ancak gerektiğinde konuşurdu. Konuştuğunda ağır ağır, tane tane konuşur, önemli yerleri tekrar ederdi. Sevgi ve sevincini tebessümle ifade eder, yüz rengi ve hatları, haline delalet ederdi. Yürüdüğünde ayaklarını kuvvetle kaldırır, vakar ve sükûnetle çabuk ve uzun adımlarla, sanki yüksekten iner gibi yürürlerdi. Bir şeye yönelmek istediğinde sadece başıyla değil bütün vücuduyla döner, sebepsiz hiçbir tarafa bakmazdı. Temiz, düzenli ve sağlıklı idi. Ağırbaşlı, vakur, cana yakın, sıcak, samimi ve ilgili idi...

    Peygamberimizin dış görünüşü ve tabii özellikleri, iç ahlâkı ve iç dünyasını aksettirmektedir. Bu meyanda yapılan tarifler, nihâyetinde samimiyeti, içtenliği, sevecenliği, güvenilirliği, dürüstlüğü, bilinçliliği, dinginliği....ile noktalanmaktadır. Yüzünün parlaklığı, yürüyüşünün eminliği, yönelişinin tamlığı bu açıdan değerlendirilirse bu açıkça görülecektir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de bir çok yerde (2/Bakara, 173, 7/A’râf, 46-48, 47/Muhammed, 30, 48/Fetih, 29 ve 55/Rahmân, 41) Yüce Allah “sîmâ”yı “iç”i tanıtan, ahlâkı gösteren bir alâmet olarak değerlendirmiştir. İbn-i Abbas’ın: “İyiliklerin yüzlerde bir parlaklığı, kalpte bir nuru, bedende bir kuvveti, rızıkta bir genişliği ve gönüllerde bir sevgisi vardır. Kötülüklerin de yüzlerde bir sevimsizliği vardır.” sözü ile, Hz. Osman’ın “Kişinin işlediği her bir amelin elbisesi kendisine giydirilir. Hayır ise hayır, şer ise şer...” sözleri de bunu göstermektedir. Bu durumda, Medine dışında konaklamış bir kervandan, pazarlık etmeksizin söylenen fiyat ile kırmızı bir deveyi alıp, yularından çekerek şehre doğru yürüdüğünde Hz. Peygamber’in arkasından olayı değerlendirerek tanımadıkları bir kimseye bu şekilde karşılığını peşin olarak almaksızın deveyi vermiş olmalarından hayıflanan kervan ehline “rahat olun! Bundan daha temiz ve daha nurlu başka bir insan görmedik” şeklinde görüş bildiren o kadının, ya da vefatı sonrasında, hücre-i saadetine girip de peygamberimizin yüzünü açıp alnını öptüğünde “Ah! Hayatında olduğun gibi ölümünde de güzelsin.” diyerek duygularını ifadeye çalışan Hz. Ebûbekir’in bu samimi sözlerini ve de neden onu ansızın görenlerin heybetinden heyecana kapıldıklarını, görüp tanıyanların ise onu o derece sevdiklerini daha iyi anlayabiliyoruz.

    Resul-ü Ekrem’in şahsiyetinde, “yaratan Rabbin adıyla okumak...” ve “emredildiği şekilde istikamet üzere olmak” çaba ve gayretinin yeri ve etkisi âşikârdır. Kendisine gelen ilk vahyin “Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı alaktan yarattı. Oku! Kalem ile öğreten, insana bilmediğini öğreten Rabbin ne büyük kerem sahibidir.” ayetlerinden oluşmuş olması, yaşlılık emareleri üzerinde belirdiğinde, halini soran ashabına “Beni, Hûd suresi ihtiyarlattı.” şeklinde cevap vermiş olması buna işaret etmekte olup, mezkûr surede Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “O halde sen, beraberindeki tövbe edenlerle birlikte emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Ve aşırı gitmeyin. Çünkü O, her ne yaparsanız onu hakkıyla görendir.” (11/Hûd, 112)
    İnsan, bir münasebetler sentezidir. Her insan bir ilişkiler bütünü içerisinde yaratılır ve şahsiyetini, kişiliğini, ahlâkını bu bütün içerisindeki tavrı ve rolü ile ortaya koyar. Yüce Allah’ın “birleştirilmesi emredilen” olarak ifade ettiği bu ilişkiler bütününü muhafaza edebilmenin yolu olan yaratana kulluğu, yaratılana da şefkat, merhamet ve adaleti, emrolunduğu üzere dosdoğru şekilde yerine getirilmesinin zorluğu ve zor olduğu kadar da insani olgunluğa ulaşabilmedeki önem ve rolü tartışmasızdır. İşte bizler Resul-ü Ekrem’in eşsiz ahlâkında, özünde, sözünde ve davranışlarında ve hatta ağaran saç ve sakallarında hep bu “emrolunduğu gibi dosdoğru olma” endişesi ve gayretini görmekteyiz. O, Allah Teâlâ ile olan ilişkisinde, iç dünyasında, evinde, ailesi ve akrabası ile olan münasebetinde, dostlarına, tanıdık tanımadık bütün insanlara karşı olan tavırlarında, istirahatında, ticaretinde, savaşta ve savaş sonrası ganimet taksiminde, mescitte imamlıkta, en önde liderlikte, hayatı ve vefatında hep bu endişeyi taşımış, olanca gayretini buna sarf etmişti. O, durumunu şöyle ifade ediyordu: “Rabbim beni ne güzel terbiye etti.”, “Ben ancak ahlâki faziletleri tamamlamak üzere gönderildim.” O halde, Resulullah’ın ahlâkını tanımak, onu, içerisinde bulunduğu ilişkiler bütünü ile tanımakla mümkün olacaktır. Bu yapıldığında ise onun ahlâki yüceliğinin temelinde bu ilişkiler bütününü hayranlık verecek şekilde, biç birini ihmal etmeksizin muhafaza etmiş olmasının, birleştirilmesi emrolunan her şeyi hayatı ile birleştirmiş olmasının bulunduğu görülecektir.

    Ahlaki faziletlerin başında “adalet” ve “ihsan” gelir ki her iki kavram da nihayetinde “her şeyi yerli yerine koyma”yı ve “yapılması gerekeni layığı ile yapma”yı ifade eder. Nitekim Yüce Allah: “Muhakkak ki Allah adaleti, ihsanı ve akrabaya vermeyi emreder, çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye sizlere öğüt verir.” (16/90) buyurur. Resul-i Ekrem, hayatı boyunca her şeye gereken değeri gerektiği kadarı ile vermiş, ihmalkârlık, duyarsızlık ve aşırılık onun hayatında kendine bir yer bulamamıştır. Bir insanın ihmal ve dengesizliğe meydan vermeksizin, hiçbir aşırılığa düşmeksizin, hayatın her bir yönünde davranmış olması ve bu denge ve istikrarı hayatın hem yatay hem de dikey boyutunda muhafaza etmiş olması elbette olgunluk ve kemalin zirvesidir. Beşer olması peygamberliğine bir nakısa getirmemiştir. Peygamberliği ona ailesini, dostlarını unutturmamıştı. Allah’a olan bağlılığı ve deruni duyguları onu dünyadan el etek çekmeye yöneltmemişti. Liderliği, komutanlığı, hâkimliği onu hastaları ziyaretten, fakirlerle sohbetten men etmemişti. Mekke’deki hayatı ile Medine’deki hayatı arasında yaşananlar ve sahip olunan imkânlar çok farklı da olsalar duruş bakımından hiçbir farklılık olmamıştır.
    Adalet ve ihsan onun hayatının her demini kuşatmıştı. Gençliğinde toplumda el-Emin olarak tanınır ve bilinirdi. Ticaret hayatındaki dürüstlüğü takdir edilir, insanlar arası anlaşmazlıklardaki hakemliği makbul görülürdü. “Doğruluk iyiliğe, iyilik de cennete götürür. Yalan kötülüğe, kötülük de cehenneme götürür” der, doğruluğu imanın gereği, yalanı, emanete ihaneti ve verilen sözlerde durmamayı nifak alameti sayardı. Doğruluk hassasiyeti o derecede idi ki şaka bile olsa ondan taviz vermezdi. “şaka yapar mısınız?” diye sorulduğunda “evet, ama doğru sözden başkasını söylemem” demişti. Onun bu özelliğini düşmanları bile bilir, onu öldürmek için ellerinden geleni yaptıkları halde kıymetli eşyalarını ona emanet etmekten çekinmezlerdi. Mekke’den Medine’ye hicretinde yatağına yatırıp geride bıraktığı Hz. Ali’ye her emaneti sahibine vermesini tembihlemişti.

    En zor durumlar bile onu verdiği söze bağlılıktan vazgeçiremezdi. Hiçbir menfaat ona, bu konuda geri adım attıramazdı. Mekke’den Medine’ye gelirken müşriklere yakalanan ve kendilerine karşı savaşmamak şartıyla serbest bırakılıp Bedir savaşı öncesi Hz. Peygamber’e kavuşan Huzeyfe el-Yeman ve bir arkadaşı, olayı Resul-i Ekrem’e anlattığında sayılarının azlığı, adama olan ihtiyaçlarının şiddetine rağmen onlara savaşa katılamayacaklarını ifade ile “siz geriye dönün, her halükarda sözünüze riayet edeceğiz. Bizim sadece Allah’ın yardımına ihtiyacımız var” demişti. Hudeybiye’de müşrikler ile yapılan anlaşmanın şartlarından biri de Mekke’den müslüman olarak Medine’ye gidecek olan kimselerin, talep edilmesi durumunda Mekkelilere geri verilmesi idi. Daha antlaşma henüz imzalanmış iken Ebu Cendel, elleri zincirli bir halde, hapsedildiği zindandan kaçarak Müslümanların bulunduğu yere gelmişti. O esnada orada bulunup, anlaşmayı yapmış olan müşrik Süheyl Bin Amr, antlaşmanın derhal tatbikini talep ile kaçağın kendisine teslimini istediğinde bu durum Müslümanların ağırına gitmişti. Resul-i Ekrem ise inananların selamet ve kurtuluşuna olanca düşkünlüğüne rağmen “Ey Ebu Cendel, sabret! Biz ahdimizden dönemeyiz. İnşallah Allah sana yakında bir yol açacaktır” demişti. Ne ahde bağlılıktan taviz vermiş ne de Ebu Cendel’i ihmal etmişti. Sözde durmayı, ahde bağlılığı kul olmanın gereği olarak görmüş, işin sonucunu Allah’a havale etmiş, O’na güvenip dayanmıştı.

    “Helal rızık kazanmak için çalışmanın mecburi bir görev” olduğunu, en hayırlı kazancın da el emeği ve meşru ticaret vasıtasıyla sağlanan kazanç olduğunu söyler, satarken ve satın alırken kolaylık gösterene Allah’ın rahmetini müjdeler, doğru ve güvenilir tacirlerin peygamber ve şehitlerle beraber olacaklarını ilan ederdi. Bazen pazarları gezer, satıcıların mallarını kontrol eder ve “bizi aldatan bizden değildir” derdi. Kendisi de bilfiil ticaretle uğraşmış, kanaati, dürüstlüğü ve vefası ile tanınmıştı. Bazen borçlanır, borçlarını vaktinde ve en güzel şekilde öderdi. Hakka riayete önem verir, her hak sahibine hakkının mutlaka verilmesinde ısrar ederdi. “Hak sahibinin söze hakkı vardır” diyerek hakkın üstünlüğünü ilan ederdi. Hiçbir olayın hakkı zayi etmesine müsaade etmezdi. Yahudi alacaklısı, alacağını talep üzere gelip de elbisesini çekerek, yakasından tutarak “Siz Abdulmuttaliboğulları hep borcunuzu uzatırsınız” gibi kaba sözler söylediğinde, Hz. Ömer sinirlenerek sert bir şekilde karşılık vermişti. Resul-i Ekrem ise olup biteni tebessümle karşılamış ve Hz. Ömer’e “Ey Ömer! Ben ve o, senden bunun dışında bir söz duymaya çok daha muhtaç idik. Bana borcumu güzelce ödemeyi, ona da alacağını güzelce istemeyi tavsiye etmeliydin, vadenin dolmasına daha üç gün vardı” diyerek fazlasıyla ödenmesini sağlamıştı. Bu olay, yahudinin Müslüman olmasına vesile olmuştu.
    Bir defasında kestiği hayvanın etini satan bir bedeviden, evde var zannettiği hurma karşılığında bir miktar et almış, eve geldiğinde ise hurma kalmadığını görmüştü. Derhal çarşıya gelerek bedeviyi bulmuş “senden hurma karşılığında et almıştım fakat ne yazık ki hurmam kalmamış” diyerek durumu izah etmişti. Aldatıldığını düşünen bedevi bağırıp çağırmış, Resul-i Ekrem ise onu susturmaya çalışanlara “siz müdahale etmeyiniz zira bedevinin hakkı var” diyerek tekrar meseleyi anlatmaya çalışmış ama bedevi söylenmeyi bırakmamıştı. Bunun üzerine peygamberimiz bedeviyi, Ensar’dan bir kadına havale ederek etinin karşılığı olan hurmaları almasını sağlamış, bedevi de Resul-i Ekrem’in sabır ve müsamahakârlığından duygulanarak “Muhammed! Cenab-ı Hakk sana ecir ve mükâfatını versin, sen bana hakkımı hem de fazlasıyla verdin” demişti. Hakka riayet ve en güzeliyle karşılık vermek onun ahlakının en önemli esaslarındandı. O, “borçlarını daha iyi, daha mükemmel bir şekilde ödeyenler faziletli kimselerdir” der, aldığı borçları fazlasıyla geri öderdi.

    Adalete riayet, kişinin kendisi, anne babası ve yakınlarının aleyhine de olsa adil olabilmeyi, muhataba duyulan kin ve nefret duygularının adaletsizlik ve aşırılık yönündeki baskılarına direnebilmeyi gerektirir. Üst tabakada hırsızlık yapmış bir kadın için aracılıkta bulunulduğunda “İsrailoğulları işte bu yüzden helak olmuştur. Onlar, kanunları fakirlere uygular, zenginleri ise affederlerdi. Allah’a yemin ederim ki eğer Muhammed’in kızı Fatıma hırsızlık yapsaydı onun da elini keserdim” diyerek her türlü iltiması reddeden, buna karşılık suçun tespiti ve cezanın terettübü için kılı kırk yaran Resul-i Ekrem, bu tarafsız adalet ve hakkaniyetin emsalsiz temsilcisidir. Yahudilerin bile anlaşmazlıklarını ona götürmesine sebep olan, O’nun bu eşsiz özelliğidir.
    Resulullah, Hz. Ali’ye şöyle nasihat etmişti: “sana iki kişi muhakeme için geldiğinde ikisini de dinlemeden sakın karar verme! Zira ancak her ikisini de dinlediğinde doğruyu bulabilirsin.” Hz. Ali, bu nasihat sayesinde davalarda zorluk çekmediğini, kolaylıkla doğruya ulaşabildiğini söylerdi. Resul-i Ekrem, adil liderlerin kıyamet gününde Allah’a en yakın kimseler olacaklarını, zalimlerin ise en uzak olacaklarını, fakir, yoksul ve muhtaç kimselere kapısını kapatan hâkimlere Allah’ın da kapısını kapatacağını söylerdi. Bir savaş sonrası ganimetleri taksim ederken “bu taksim Allah rızası için yapılmıyor” şeklindeki bir ifadeyle karşılaştığında “ben adil olmazsam kim adil olur” diyerek mukabelede bulunmuştu. Kalabalık içerisinde üzerine yüklenen birisini, elindeki ince değnekle uyarmak istediğinde kazara o kimsenin ağzı çizilmişti. Peygamberimiz bu durumda, o kimseden aynısını kendisine yapmasını istemişti. Adalet hususundaki hassasiyeti, hakkaniyete riayeti ile tamamlanıyordu.

    Onun adaleti sert, kaba ve kırıcı değil, bilakis yapıcı, onarıcı ve ıslah edici idi. Adalete bağlılık ile geçen güzel ömrünün sonunda ölüm döşeğinde iken halka hitaben “birisine bir borcum varsa veya birini kırdıysam yahut birinin mal veya şerefine bir zarar verdiysem işte şahsım, işte şerefim, işte malım mülküm! Benden karşılığını bu dünyada alsın” demiş, onun bu sözleri sükûnet ile karşılanmış, ancak bir adam Resul-i Ekrem’den birkaç dirhem alacağı olduğunu söylemiş ve parasını almıştı. Ne mutlu, adalete riayetle zulmün zerresine bile bulaşmadan ömür sürmüş olanlara!
    Adaletten her ayrılış, zulme doğru atılan bir adımı ifade eder. “Muhakkak ki şirk elbette pek büyük bir zulümdür” (31/13) ayetinin de işaret ettiği üzere, adalete en uzak nokta şirk, adaletin özü de her türlü erdem ve iyiliğin bayrağı tevhiddir. Dolayısıyla yaratana kulluk peygamberimizin ahlakının özünü teşkil eder ki, hayatı bunun en güzel şahididir. Hayatın yatay ve dikey boyutundaki her türlü kemale ait istikrar ve sebatının temelinde de bu sağlam bağlılık yatar. “şükreden bir kul olabilmek” onun her türlü düşünce, söz ve eyleminin saiki idi. Gece boyu namaz kılmaktan ayakları morardığında “Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışladı. Niçin böyle yapıyorsunuz? diye soran Hz. Aişe’ye “şükreden bir kul olmayayım mı?” diyerek cevap vermişti.

    Allah’ın dinine davet ettiği Taifliler kendisine horlama, aşağılama hatta taşlama ile mukabelede bulunmuş, o ise teselliyi Rabbine münacatta bularak, O’na olan bağlılık ve sevgisini “senden gelen her şeye ben razıyım, yeter ki bana gazap etmiş olma....” şeklindeki duygu yüklü sözleriyle ifadeye çalışmıştı. Birçok vesile ile ashabına “içinizde Allah’tan en çok korkanınız benim” demişti. Bu hayatının her anı için geçerliydi. Bir defasında bütün gece boyunca Kur’an-ı Kerim’de Hz. İsa’nın duası olarak geçen “eğer onlara azap edersen elbette onlar senin kullarındır. Şayet onları bağışlarsan elbette sen yegane izzet ve hikmet sahibi olansın” (5-118) ayetini tekrar edip durmuştu.

    Allah’ı zikir ve O’nu tespih her anını kuşatmıştı. Devamlı Kur’an okur, hatta başkalarının da okumasını ister, onu başkalarından dinlemeyi çok sevdiğini söylerdi. Özü, sözü ve davranışı ile Kur’an’ı hayatının her anına yansıtmak, en büyük hedefiydi. “Gözümün aydınlığı namazdır” der, her vesilede namaz kılmayı arzulardı. “Haydi Bilal! Kalk, kamet getir de bizi rahatlat, bizi huzura kavuştur” derdi. Bu, O’nun için bütün dünya güzelliklerinin üstünde idi. Hz. Enes, “Resulullah’ı gecenin hiç ihtimal vermediğiniz bir anında namaz kılarken, yine hiç ummadığınız bir anında da uyurken görebilirsiniz” demektedir. Bazen o kadar oruç tutardı ki hiç orucu bırakmayacağı zannedilir, bazen de oruca o kadar ara verirdi ki artık daha oruç tutmayacak denilirdi.

    Allah’a olan bağlılığı, ibadete olan düşkünlüğü had safhada olmakla birlikte bu, onu dünyadan ve insanlardan uzaklaştırmaya sevk etmemiş, bilakis itidali sayesinde ihsan üzere bütün sorumluluklarını yerine getirmesinde en önemli etken olmuştur. “En hayırlı amel, az da olsa devamlı olandır” der, dinde aşırılık ile insanın bir yere varamayacağı ihtarı ile arkadaşlarına itidal üzere yaşamayı tavsiye ederdi. Sadece ibadette değil yeme-içme, giyim-kuşam, dostluk-düşmanlık gibi hayatın her yönünde aşırılıklardan korunmada ısrar ederdi. Acıkmadan yememek, yediğinde ise iyice doymadan sofradan kalkmak, O’nun âdeti idi. Bir seferinde her gün oruç tutmak, her geceyi namaz ile ihya etmek ve evlenmemek üzere anlaşan arkadaşlarını “İçinizde Allah’tan en çok korkanınız ve O’na karşı sorumluluklarını en fazla bileniniz olduğum halde bazı günler oruç tutarım, bazı günler ise tutmam. Aynı şekilde geceleri bazen uyur bazen de namaz kılarım, kadınlarla da evlenirim” diyerek itidale yönlendirmiş, nefsin, vücudun, gözlerin... hanımın, çocukların, akrabaların ve dostların... insanın üzerinde hakları olduğunu beyan ile itidalin esasını ortaya koymuştur. Zaten bu, adalet ve ihsanın da gereğidir. O’nun hayatı ve ahlakı da olanca ağır sorumluluk ve muhtelif işlerine rağmen bu itidalin kusursuzluğu ile parıldar, yolunu arayana rehber, karanlıklardan çıkmaya çalışana da ışık olur.

    Resul-i Ekrem nasıl yaşardı, diye sorulduğunda buna en kısa ve en basit olarak kul gibi yaşardı şeklinde cevap verebiliriz. Kulluk bilinci ve tevazuu hayatının her anında hakimdi. “Şüphesiz ki ben bir kulum. Kulun yediği gibi yer, oturduğu gibi otururum” der, hayata da bu gözle bakardı. Sadelik ve tevazu, şahsiyet ve yaşamının ayrılmaz vasıflarıydı. “Allahım! Ahiret hayatından başka bir hayat yoktur” diyerek dünyadaki yaşamını bir yolculuğa benzetir ve bu tanımlamaya aykırı her türlü tavır ve davranıştan kaçınırdı. Külfet, zorlama, gösteriş, riya, ucub ve kibir dünyada en çok O’na uzaktılar. Şekilcilik ve resmiyet O’nun ahlakında kendilerine hiçbir yer bulamazlardı. Sade giyinir, önüne gelen nimeti küçük görmezdi. Çoğu zaman kuru ekmek, hurma ve sütle yetinir, şikâyetçi olmazdı. Kuru ekmek ve sudan oluşan mütevazı davetleri kırmazdı. Bir yemekten hoşlanmadığında herhangi bir yorum yapmaz yiyemeyeceğini belirtirdi. Hasır üzerinde yatardı. Çoğu zaman kalktığında sağ tarafında hasır iz yapmış olurdu. Üç gün art arda buğday ekmeği ile karnını doyurmamış, Medine dönemi boyunca bir günde iki öğün yemek yememiştir. Hz. Aişe “Ay gelir geçerdi de biz Muhammed ailesi yemek pişirmek üzere ateş yakmaz, sadece hurma ve su ile karnımızı doyururduk” demiştir. Ebu Ümame de Resulullah’ın şöyle dediğini bize naklediyor: “Rabbim, Mekke vadisini benim için altına çevirmeyi teklif etti. Fakat ben ‘hayır ey Rabbim! Gün aşırı yiyeyim ve aç kalayım. Aç olduğum zaman sana yakarıp seni hatırlayayım. Doyduğum zaman da sana dua edip şükredeyim’ dedim.

    “Bir gün Hz. Ömer, peygamberin evine geldiğinde Resulullah’ın hasır üzerinde örtüsüz yattığını ve hasırın izlerinin sağ yanında çıkmış olduğunu, odada bulunan bütün eşyanın hurma lifleriyle doldurulmuş bir yastık, bir hayvan derisi ve bir su kırbasından ibaret olduğunu, yiyecek olarak da sadece birazcık arpanın bulunduğunu görmüştü. Manzara karşısında duygulanarak ağlamış ve peygamberin “neden ağlıyorsun?” diye sorması üzerine “Bizans’ın kayseri, Fars’ın kisrası debdebe içinde yaşarken sen seçilmiş insan, Allah’ın Resulü böyle mi yaşayacaksın?” demişti. Resulullah ise “Ey Ömer! Sen bunun için mi ağlıyorsun? Bilmez misin ki onlar bütün nasipleri dünya hayatında verilmiş insanlardır” diyerek hayata bakışını dillendirmiştir.
    Cuma günleri ve dışardan heyetler geldiğinde giymesi için ipekten bir elbise alması teklif edildiğinde de “Bunu ahiretten alacak bir payı olmayan giysin” demişlerdi. Salim bir kafaya, sıhhatli bir bedene ve günlük yiyeceğine sahip olan kimsenin bütün dünya nimetine sahip olduğunu söylerdi. İnsanın dünyadan nasibini de giyilip eskitilen, yenilerek tüketilen ve hayır olarak sarf edilip kazanılan olarak özetler, Kasas suresinin 77. ayetinin ifadesiyle Allah’ın verdiklerinde ahiret yurdunu gözetirdi. Vefatında, üzerinde iki yerinden yamalı bir elbise vardı. Zırhı, ailesinin geçimi için bir miktar arpa borç aldığı bir yahudinin elinde rehin olarak bulunuyordu. Ve evinde yiyecek olarak sadece bir avuç arpa vardı.

    O’nun bu hali inancının, dünya hayatına bakışının, fedakârlığının ve cömertliğinin doğal bir sonucuydu. Yoksa bir zorlamanın ve dünyevi nimetlere olan soğukluğun eseri değil. Zira olanca sadeliğine rağmen bazen güzel yemekler yediği, güzel elbiseler giydiği olurdu. Nimeti takdir eder, Allah’ın bir lütfü ve ikramı olarak görürdü. O’nun yaptığı, içinde bulunulan ortamda yapılabilecek olanın en iyisini yapmaktan ibaretti.

    Resul-i Ekrem’in tevazu ve sadeliği, kendini beğenmenin, gösteriş ve kibrin ve hatta her yerde bir şekilde kendine yer edinen bencilliğin bir elbisesi değil, aksine eşsiz bir samimiyet ve içtenliğin doğal bir muhafazası idi. Arkadaşları arasında bulunurken, O’nu fark edilmez yapan da işte bu özelliğiydi. Bir meclise geldiğinde boş bulduğu yere oturur, “Ben bir kral değilim” diyerek kendisi için ayağa kalkılmasını istemez, elinin öpülmesine müsaade etmezdi. Bir defasında kendisini görüp de heyecanlanan bir kimseye “Heyecanlanma! Ben kuru et yiyen bir kadının oğluyum” demişti. Kendisine “yaratılmışların en hayırlısı” diye hitap edildiğinde “yaratılmışların en hayırlısı İbrahim idi” diyerek cevap vermiş, kendisi için Allah’ın O’na vermiş olduğu “Allah’ın kulu ve elçisi” vasfından başka bir vasfın kullanılmamasını istemişti. Sık sık bu konuda arkadaşlarını uyarır, şeytanın kendilerini kandırmaması için dikkatli olmalarını tavsiye ederdi.

    Oğlu İbrahim vefat ettiği gün, güneş de tutulmuştu. Bazı kimselerin “işte bakın güneş de Resulullah’ın matemine iştirak ediyor” yollu düşünmeleri üzerine olaya hemen müdahale etmiş ve “güneş tutulması Allah’ın ayetlerinden biridir. Kimsenin ölüm veya doğumu üzerine meydana gelmez” diyerek insanların kendisine olan sevgi, hürmet ve bağlılıklarının yanlış mecralara kaymasını engellemiştir.
    “Hıristiyanların Meryem oğlu İsa’yı övmede aşırıya gittikleri gibi sizler de beni övmede aşırıya gitmeyin. Ben sadece bir kulum. Benim için sadece ‘O, Allah’ın kulu ve Resulü’dür’ deyin” sözleri, O’nun bu konudaki hassasiyetinin güzel bir göstergesidir. Yine O’nun tevazu ve sadeliği, pasifliğin, acizliğin kendisine yüklediği geçici bir vasıf değil, aksine Allah sevgisi ve kulluk bilincinin incelik ve ruhi derinliğinin hayata doğru doğal bir inkişafıydı. Başarıları arttıkça, insanların sevgi ve bağlılığı çoğaldıkça O’nun büyük bir içtenlik ve tevazu ile Rabbine yönelişi, hayatının hiçbir safhasında bu sadelik ve tevazuundan taviz vermeyişi bunu açıkça göstermektedir.

    Bizler Resul-i Ekrem’i, Hayber’i fethettiğinde, dizgini hurma ağacının kabuğundan yapılmış bir merkep üzerinde Hayber’e girerken düşündüğümüzde, ya da yaşanan onca zorluğun ve çekilen onca hasretin ardından büyük fetihle birlikte, başını devesinin eyerine değecek kadar eğmiş, yüzü şefkat parıltılarıyla parlar olduğu halde Mekke’ye girerken gördüğümüzde eşsiz bir manzara ile karşı karşıya olduğumuzu idrak ederiz. O anda o, sadece Rabbini hamd ile tesbih ediyor ve O’ndan mağfiret diliyordu. “Allah’ın yardımı ve fetih geldiğinde ve insanları bölük bölük Allah’ın dinine giriyor gördüğünde, Rabbini hamd ile tesbih et ve O’ndan mağfiret dile. Zira O tevbeleri çokça kabul edendir” (110/1-3).

    Yaşlı bir yük devesinin üzerinde, sırtında dört dirhem bile etmeyecek basit bir hırka, veda haccına giderken şöyle dua ediyordu: “Allahım! Bu haccı riya, gösteriş ve ünden uzak et.”

    İnsan kişiliğinin en açık ve net olarak gözlemlenebileceği yer, evidir. Resul-i Ekrem, Hz. Aişe’nin ifadesiyle evde normal, sıradan bir insan ne yapıyorsa onu yapardı. Kendi işini kendi yapardı. Elbisesini diker, yamar, ayakkabılarını tamir ederdi. Keçilerinin sütünü sağar, devesinin boynuna yağ sürer, evi süpürürdü. Evde ailesi ile meşgul olur, ezan okunduğunda da namaza giderdi. Sorumluluklarının fazlalığı ve ağırlığı O’nun hayatında herhangi bir açığa, ihmale meydan vermezdi. Düzenliydi, tertipliydi, yaşanması gerekli her şeyin O’nun hayatında bir yeri vardı. Eşlerini sever, onlarla ilgilenir, dini yaşayıp uygulamada, kötülüklerden temizlenip, iyiliklerle olgunlaşmada onlara rehberlik eder, aile sorumluluğu ile hareket ederdi. Onlar için en iyisi ve en güzelini, ahlaki faziletlerin en üstününü arzular, sevgi, şefkat ve ilgisi ile elinden geleni yapardı. Her akşam eşlerini ziyaret eder, onlarla sohbet ederdi. Geceleri onları namaza kaldırır, daima onları iyilik yapmaya teşvik ederdi. “Kişinin, eşinin ağzına koyduğu lokma sadakadır” der, kendisini ailesinin dünya ahiret saadetinden mesul tutardı. Hz. Aişe, Hz. Peygamber’in hiçbir eşine vurmadığını, kaba söz söylemediğini belirtir. Zaten Resul-i Ekrem, “en hayırlınız ailesine karşı en merhametli olan
    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 23/7/2008 - Basic Beliefs of Islam
  • The teachings of Islam are comprised of both faith and duty (din). One branch of Muslim learning, "Tawhid", defines all that a man should believe, while the other branch, "Shari'a," prescribes everything that he should do. There is no priesthood and no sacraments. Except among the Sufis, Muslims receive instruction only from Wazur Khan Mosque those who consider themselves adequately learned in theology or law. The basis for Islamic doctrine is found in the Qur'an (Koran). Muslims believe the Qur'an is the word of God, spoken by the angel Gabriel to Muhammad. The Qur'an was only in oral form while Muhammad was living, which means it was constantly interpreted by Muhammad and his disciples. It was written down in the caliphate of Abu Bakr. It alone is infallible and without error. The Qur'an is comprised of 114 surahs, or chapters, arranged from longest to shortest. For Muslims Muhammad was the last and most perfect of God's seven prophets or messengers to mankind. In addition to the Qur'an, other documents are also referred to by followers of Islam. A number of additional sayings of Muhammad were complied in the Hadith ("tradition"). The Torat (of Moses), Suhuf (books of the prophets), Zabur (psalms of David), and the Injil (gospel of Jesus) are also studied and considered to be revelations, although they are believed to have been corrupted through time. Six Articles of Faith The six articles of faith are the main doctrines of Islam. All Muslims share beliefs in the following: 1. Allah. Like Judaism and Christianity, Islam believes there is one true Allah (The Arabic translation of the word God). Allah alone is the creator of all the universe. 2. Angels. Angels exist and interact with human lives. They are comprised of light, and each have different purposes or messages to bring to earth. Each man or woman has two angels who record his actions; one records good deeds, the other bad deeds. 3. Scripture. There are four inspired books, the Torah of Moses, the Psalms (Zabin) of David, the Gospel of Jesus Christ (Injil) and the Qur'an. All but the Qur'an have been interpreted and changed by Jews and Christians. 4. Prophets. God has spoken through numerous prophets throughout time. The six greatest are: Adam, Noah, Abraham, Moses, Jesus, and Muhammad. Muhammad is the last and greatest of Allah's messengers. 5. Afterlife. On the last day there will be a time of resurrection and judgment. Those who follow Allah and Muhammad will go to Islamic heaven, or Paradise. Those who do not will go to hell. 6. Divine Creed. The Five Pillars of Faith The five pillars of faith are duties each Muslim performs to demonstrate his or her faith. 1. Testimony of Faith (Kalima)- One must state, "There is no God but Allah, and Muhammad is the Prophet of Allah." publicly to become a Muslim. 2. Prayer (Salat)- Prayer must be done five times a day (upon rising, at noon, in mid-afternoon, after sunset, and before going to sleep) towards the direction of Mecca. The call to prayer is sounded by the muezzin (Muslim crier) from a tower (minaret) within the mosque. 3. Almsgiving (Zakat)- Muslims are legally required to give one-fortieth of their income to the needy. Since those whom alms are given are helping the giver achieve salvation, there is no sense of shame in receiving charity. 4. Fasting (Sawm- During the holy month of Ramadan, faithful Muslims fast from sunup to sundown each day. This develops self-control, devotion to God, and identity with the needy. 5. Pilgrimage (Hajj)- Each Muslim is expected to make the pilgrimage to Mecca at least once in their lifetime if they have the means to do it and are physically capable of the trip. It is an essential part of gaining salvation, so the old or infirm may send someone in their place. It involves a set of rituals and ceremonies. Another concept in Islam is Jihad, or to Strive. Jihad denotes the struggle to keep the faith and the ability to practice it freely. This can be a personal battle or one against leadership. Click here for further definitions and discussion of the concept of jihad. References Huda. "Islam". http://islam.about.com/. Accessed October 9, 2007. McDowell, Josh and Don Stewart, Handbook of Today's Religions. Nashville: Thomas Nelson Publishers, 1983. Twelfth printing, June 1992. Shelley, Fred M. and Audrey E. Clarke, eds. Human and Cultural Geography. Dubuque, Iowa: Wm. C. Brown Publishers, 1994. Image Credits "Allah" and "Muhammad" caligraphy intertwined. Wazir Khan Mosque. Photo taken by "Razanoor." http://www.flickr.com/photos/razanoor/166021178/ Written by Sara Wenner, 2001
    ----------------------------------------------------------------------------------------------

    Islamworld.com

    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 23/7/2008 - TOLSTOY_ HZ. MUHAMMED. Ünlü Rus yazarın İslam peygamberi ile ilg
  • "...Bunu söylemek ne kadar tuhaf olsa da benim için muhammedilik, haça tapmaktan (Hristiyanlıktan) mukayese edilemeyecek kadar yüksekte duruyor. Eğer insan, seçme hakkına sahip olsaydı, aklı başında olan her bir insan, şüphe ve tereddüt etmeden Muhammediliği; tek Allah'ı ve O'nun Peygamberini kabul ederdi." Lev N. TOLSTOY (1828-1910) Tolstoy_ Hz. Muhammed_ Gizlenen Kitap (www.karakutuyayinlari.com) (ilginize, sa) Ünlü Rus yazarı L.N. Tolstoy, 1908 yılında, Abdullah El-SÜHREVERDİ'NİN Hindistan da basılmış 'Hz. Muhammed'in Hadisleri' kitabını okumuştur. Okuduğu hadislerden bir risale (kitapcık) tertip etmiş, bunu Rusya nın 'Posrednik' adlı yayınevinde bastırmıştır. Tolstoy, bu kitapcık ile rus okurlarını, Hz. Muhammed in hadisleriyle tanıştırmıştır. Tolstoy, seçip kitapcık haline getirdiği bu hadislerle, gerçek adalet ve eşitliğin, gerçek kardeşlik ve fedakarlığın yerinin İslam olduğu, hatta insana saygı ve sevginin ve daha ötesinin de yerinin yine islam olduğunu vurgulamak istemiştir... Prof. Dr. Telman Hurşidoğlu ALİYEV

    BU KİTABI OKUMANIZI TAVSİYE EDERİM...
    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 20/7/2008 - Darwin’in Evrim Teorisini çürüten fikir adamı; Harun Yahya
  • Dünya onu “Darwin’in Evrim Teorisini çürüten fikir adamı; Harun Yahya” olarak tanıdı. Dünyaca ünlü gazetelerden televizyon kanallarına kadar birçok yayıncı kuruluş görüşlerine başvurdu. Bazı cümleleri vardı ki manşet oldu. Charles Robert Darwin’in insan dâhil tüm canlı türlerinin doğal seçilim yoluyla bir ya da birkaç ortak atadan evrildiğini öne sürdüğü tezlerini çürüttü ve insanoğlunun maymunlarla akraba olmadığını ispat etti. Zaten her şey bundan sonra başladı. Darwin'in Edinburgh ve Cambridge üniversitelerinde okuduğu yıllarda ortaya atmaya başladığı bu iddialar fotoğraflarla ve ayrıntılarla yalanlandı. Hal böyle olunca dünya basını da Oktar'ı yakından tanımak için birbiriyle yarıştı. Bilim Araştırma Vakfı'nın kurucusudur Oktar aynı zamanda. Bu vakfın organize ettiği konferanslarda evrim teorisine karşı yaratılışçılığı savunuyor ve bunu yaygınlaştırmak için kitaplar kaleme alıyor. Oktar’la hem Harun Yahya’yı hem de gündemi konuştuk. Okuyabilir, izleyebilirsiniz bile… *** Röportaj: Muaz Kalaycı, Genel Yayın Yönetmeni Redakte: Esra İşeri ------------------------------------------------------------------------------------------------------------- — Yıllardır evrim teorisine karşı sistemli bir çalışma yürütüyorsunuz. Bu çalışmalarınızın topluma yansıması hakkında neler söylemek istersiniz? Çalışmalarınızın Batı dünyasındaki yansımalarından bahseder misiniz? Evrim teorisi adeta dinsizliğin dini olduğu için bu dinsizliğe karşı çok güzel çalışmalar yaptık. Çok da güzel netice aldık. Şu an Türkiye’nin yüzde 90’nı evrim teorisine inanmıyor. Evrim teorisine inanların sayısı eskiden çok yüksekti. 1971’ler de nüfusun yüzde 70’leri buna inanıyordu. Ama şuan bu oran çok düşük. Yapılan bu çalışmaların neticesinde Avrupa’da bu kadar çabuk netice alacağımızı tahmin etmiyordum. Olağan üstü hızla netice aldık. Avrupa’da yaradılışa inananların oranı şuan yüzde 80’lerde. Darwinizm’e inananların oranı yüzde 20’lere düştü. Bununla ilgili basında çok fazla haber yer aldı. DARWİNZM KURAN’IN YALANLADIĞI ZAYIF BİR İDEOLOJİ Mesela Amerikan Newyork Times gazetesi bir haberinde şöyle diyor: “Yaratılış atlası büyük olasılıkla şimdiye dek Darwin teorisine karşı ortaya çıkmış en büyük ve en güzel yaradılış biçimi, meydan okuma. Sayın Yahya Darwinzm’in Kuran’ın yalanladığı zayıf bir ideoloji olduğunu söylüyor.” Bir Alman gazetesi ise “en etkili Müslüman, yaradılışı için maddi imkânlarını ve gücü bütün dünyaya yayıyor. Fikirlerini anlatmış olduğu yaradılış atlası öyle etkili ki kitap genç öğrencilerin eline denetimsiz bir şekilde verilmek istenmiyor. Nitekim kitabın gençlere kuvvetli darbe etkisi yapacağı düşünülüyor.” “EVRİM TEORİSİNİ İSPAT EDİN, 10 TRİLYON PARA VERECEĞİM!” — Batı medeniyetinin geleneksel kültürümüze müdahaleleri hakkında neler söylemek istersiniz? Ülkemizde kültür yozlaşmasına karşı sergilenen çalışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz? Aslında kültür yozlaşması için kullandıkları Darwinizm en fakir, en güçsüz ve en zayıf düşüncedir. Belki daha güçlü düşünceden de ortaya çıkabilirlerdi. Ama Allah insanların karşısına tam anlamıyla bir safsata çıkardı. Ve bu safsata çok rahat yenilir bir safsata… Kolayca da yenildi. Fakat zahiren dev bir mahlûkmuş gibi göründü ama bir balon bu. Bir tek iğneyle bu balon patlamış oldu. Fakat bunun yayılışı biraz vakit alacak gibi görünüyor. Çünkü bataklıktaki çamurun bir gün karar verip kendi aralarında “biz böyle bir göz yapalım ki üç boyutlu, son derece kaliteli görsün. Hatta öyle bir görsün ki karşıdaki insanın gerçekten cismini gördüğünü, onla karşılaştığını düşünsün” tarzında bir fikir olması gerekiyor. Ses olarak da öyle. En kaliteli müzik sisteminde bile böyle bir ses yok. Stereo ses düzeninde biz bu kaliteyi bulamıyoruz. Siz benim karşımda varsınız ama ben sizin görüntünüzü görüyorum. Fakat çok kaliteli görüyorum. Bu olağan üstü bir şey. Her ne kadar sizle görüşüyor olsam da görüntünüzle görüşmüş oluyorum. Siz dışarıda varsınız ama. Böyle harika bir dünya meydana getirmiş Allah. Bunu evrimciler insanlardan gizliyorlardı. Mesela ışık insanın beyninin içinde meydana geliyor. Bunu da gizliyorlardı. Bunların hepsini biz ortaya çıkarmış olduk. Fosilleri gizliyorlardı. Hepsi yaradılışı ispat eden hiçbir değişiklik içermemiş 100 milyon fosil var. Bunlara karşı biz evrimcilere diyoruz ki “tek bir tane delil getirin istediğiniz yerde bunu sergileyelim. Bir tek delile 10 trilyon para vereceğim diyorum” Bu teklifi yapalı bir yıl oldu ama dünyanın hiçbir yerinden çıt yok. Çünkü böyle bir delil yok. “EVRİM TEORİSİ VAR, ANLAMIYORSUNUZ” DİYORLAR! — Türkiye’de aydınlarla halk arasında hangi problemler yaşanıyor. Çıkış yolu hakkında ne düşünüyorsunuz? Bir kısım aydınlar Türk halkını Sovyetler döneminde ki gibi adam edilmesi, hizaya sokulması gereken erdemsiz, akılsız, köylü cahiller olarak görüyorlar. Bu aydınlar; “En iyisini biz biliriz, biz sizin yerinize düşünürüz. Siz akıl edemiyorsunuz, evrim teorisi var, anlamıyorsunuz. Cahilsiniz, biz sizin yerinize düşündük. Evrim teorisi doğru. Sizin dini inançlarınız var ama bu da yanlış. Siz cahil olduğunuz için buna inanıyorsunuz” kafasındalar. Hâlbuki asıl kafasız, donuk kafalı kendileridir. Türk halkı son derce erdemli, aklı başında, derin düşünen ârif insanlardır. Çünkü ârif olanın derin kültüre ihtiyacı olmaz. Onun için halk arasında “Ârife tarif gerekmez” derler. Bir insanın ârif ve olgun olması çok önemli. Derinliği vardır bizim Türk milletinin ve olayları çok güzel analiz ederler. Çok güzel de kavrar. İmanlı millettir. Said Nursi de “kahraman ve imanlı millet” demiştir Türk milleti için. “DİNSİZLİĞİN İSTİSMARI DA OLUR” — Türkiye’de din istismarı yapılıyor mu? Mümkün tabi. Dünyanın her tarafında yapılabilir. İsrail’de de vardır. Avrupa’da da vardır. Ama Türk milleti aydın, aklı başında kültürlü insanlardır. Dinsizliğin istismarı da olur. Komünizm istismarı da olur. Faşizmin istismarı da olur. Milliyetçiliğin istismarı da olur. İstismarı olmayan bir düşünce yok ki. Fakat aklı başında insanlar nasıl tavır koyacaklarını, ne yapacaklarını çok iyi bilirler ve ona göre tavır alırlar. — Çalışmalarınızda finansman sorunu yaşıyor musunuz? Çalışmalarınızın finansman sorununu nasıl çözüyorsunuz? Finansman sorunu her zaman yaşıyoruz. Mesela 100 katrilyonumuz olsa muazzam bir hizmet veririz. Muazzam faaliyetler yaparız ama imkânlarımızın yettiği ile bu kadar oluyor. …yetmediği yerlerde? Yetmediği yerlerde Allah’a tevekkül ediyoruz. Sabredip bekliyoruz. “BEN BİR SİYASİ DÜŞÜNCE İNSANI DEĞİLİM!” — Ülkede yaşanan siyasi gerginlikler çalışmalarınızı etkiliyor mu? Hayır. Bizim bir özelliğimiz var. Ne ihtilaller bizi etkiledi, ne baskılar bizi etkiledi... Ben 12 Eylül döneminde de çok güzel faaliyetlerde bulunuyordum. Sıkıyönetim döneminde de faaliyetlerime çok güzel devam ettim. En karmaşık, en zor dönemlerde de faaliyetlerime devam ettim. Ben bir siyasi düşünce insanı değilim. Siyasi bir amacım yok. Yani “ben Türkiye’nin başına geçeyim, dünyanın başına geçeyim, lider olayım. Herkes beni beğensin” diye benim bir derdim yok. Kim ne derse desin ben haklı ve doğruyu anlatırım. İslam’ı anlatırım. Ben mükâfatımı Ahiret’te Allah’tan bekliyorum. O da Allah’ın rızasıdır. Ben Allah’ın rızasını kazanırsam o bana bol bol yeter. Allah bana bir de cennette oda verirse, o da O’nun lütfu olur. TÜRKİYE, TÜRK İSLAM ÂLEMİNİN LİDERİ OLACAK — Geleceğin Türkiye’si hakkında neler söylemek istersiniz? Geleceğin Türkiye’si müthiş! Türkiye, kelimenin tam anlamıyla süper bir devlet. Türkiye, Türk İslam âleminin lideri olacak. Bunu bütün İslam âlimleri söylemiştir. Hadisler belirtmiştir. Türkiye, dev bir devlet olacak. Avrupa’ya dev bir devlet olarak girecek. Geleceğimiz; altın çağ olarak tabir ettiğimiz çok mutlu ve güzel bir çağdır. “FETHULLAH GÜLEN MÜKEMMEL BİR İNSAN” — Fethullah Gülen, Adnan Oktar gibi yapılanmaların tüm dünyada yankı bulduğu gerçeği var. Zira Fethullah Gülen İngiliz ve ABD dergilerinin yaptığı "Dünyanın en büyük 100 entelektüeli" anketinde dünyanın en büyük entelektüeli seçildi. Bu önemli yapılanmaların Türkiye’den dünyaya açılması bu altın çağın habercisi midir? Tabi ki bunda çok büyük bir hayır var. Mesela Fethullah Gülen Hocamız hakikaten insancıllığı, sevgiyi, şefkati, merhameti, ılımlı olmayı, devlete saygılı olmayı, fitne çıkarmamayı, akılcı hareketi, bilimle dinin iç içe olmasını, makul insan düşüncesini bütün dünyaya yaydı. Bunlar çok büyük bir hizmet oldu. Hakikaten sevginin derinliğini, derin sevginin güzelliğini, her şeyde hikmet ve hayır görmeyi öğretti insanlara. Bu yönüyle Fethullah Gülen çok mükemmel bir insan. “FETHULLAH HOCAYI KALBEN DESTEKLERİM” — Fethullah Gülen’in önderliğindeki oluşum ile sizin önderliğinizdeki meydana gelen oluşumun birbirine yaklaşımı nasıl? Karşılıklı bir destek söz konusu mu? Ben Fethullah hocayı kalben desteklerim ve gerektiğinde elime geçen bir fırsat olursa hukuk kuralları içerisinde onu korumaya çalışırım. Müminler birbirinin yardımcısıdır. “HAPSE ATILMAYI BİR NİMET OLARAK GÖRÜYORUM” — Hakkınızda çıkan söylentiler hayatınızı nasıl etkiliyor? Bu söylentiler karşısında hangisi daha öne çıkıyor: Sabır mı? Tahammül mü? Sabrediyoruz tabi ki. Sabretmek çok değerli benim için. Hz. Yusuf’un hayatını andırır olaylarla karşılaşıyorum. Hz Musa’nın hayatını andıran olaylarla karşılaşıyorum. Mesela deli olduğum iddia ediliyor. Peygamberlere de zamanında deli deniyor. Bu adeta beni mest ediyor. Çok hoşuma gidiyor. Mesela hapis ediliyorum. Hz. Yusuf’un sünneti oluşuyor. Ondan mest oluyorum. Hz Yusuf ‘un başına geldiği gibi üzerime cinsellik iftirası atılıyor. Bu benim çok hoşuma gidiyor. Kuran’da bu kadar benzerlik olmasını bir nimet olarak görüyorum. ÖNYARGI OLMASIN DİYE HARUN YAHYA İSMİNİ KULLANDI — “Harun Yahya” isminin kim olduğu uzun yıllar ortaya çıkmadı. Neden buna gerek duydunuz? Önce bir ön yargı olmasın diye düşündüm. Fakat daha sonra da bunu gereksiz buldum. Zaten herkes biliyordu Harun Yahya’nın kim olduğunu. Aslında bir de akla şöhreti getirir diye de düşündüm fakat daha sonra böyle daha hayırlı olacağı aklıma geldi ve bu şekilde oldu. “İNTERNET, HZ. İSA’NIN İNİŞİ İÇİN HAZIRLANMIŞTIR” — Adnan Oktar propagandasını ağırlıklı olarak internet üzerinden yapmayı tercih etti. Çok sayıda da web siteniz var. Bunun nedeni ne? İnternet, ahir zamanda İslami ahlakın dünyaya hâkim olması için yaratılmış özel bir kanun, özel bir fizik sistemdir. Özel bir elektronik sistemdir. Bu sırf İslam’ın hâkimiyeti için yapılmıştır. Allah tarafından yaratılmıştır. Hz. İsa’nın inişi için hazırlanmıştır. Çünkü Hz. İsa’nın düşüncelerini, inançlarını, anlatımını bütün dünyaya anında duyuracak bir sistemdir bu. Televizyonların uydu sistemiyle dünyanın her tarafına yayın yapabilmesi ve hadislerin işaretleri bunu açıkça gösteriyor. Mesela “Hz. İsa bakar, dünyanın her yerini aynı anda görür” deniliyor. Sanki bir Televizyon stüdyosunda etrafa bakan insandan bahsediliyor gibi bir rivayet bu. İnternet, İslam’ın hâkimiyeti için yaratılmış özel bir sistem. İslam ahlakının dünyaya hâkim olması için… ERGENEKON TERÖR ÖRGÜTÜDÜR — “Yeni dünya düzeni” kavramını Türkiye’ye tanıtan ilk isim oldunuz. Adnan Oktar Türkiye’ye, yaşananların göründüğü kimi olmadığını gösterdi. Masonların Türkiye’de azımsanamaz bir güce sahip olduğunu söylediniz mesela. Şuanda da Ergenekon yapılanmasından bahsediliyor. Ergenekon çetesiyle masonluk yapılanması arasında bir bağ kurulabilir mi? Tabi ki. Masonluğun elinin olduğu böyle birçok terör örgütü vardır. Bunlardan biri Ergenekon’dur. Ergenekon’un bir kolu da PKK’dır. PKK da terör örgütüdür. Fakat bunun üst yapısını masonluk oluşturur. Yoksa bu tür örgütler hiçbir şekilde ne disiplinli olabilir, ne güçleri olur, ne de aktif görev alabilirler. Ancak böyle gizli, şeytani, organize güçlerin etkisiyle hareket edebilirler. Masonluk, canı istemediğinde kafalarını ezer. Yani etkisiz hale getirmek istediklerinde lağveder ve etkisiz hale getirirler. Fakat masonluğun Türkiye üzerindeki düşüncesi çok karanlıktır. Çünkü Türkiye adeta İslam’ın kalesidir. İslam’ın bayraktarı olan bir millet Türk milletidir. Uzun vadede bütün dünyaya İslam’ın hâkimiyetine vesile olacağını anladıkları için Türkiye’yi bölmek, parçalamak ve komünizmin pençesine düşürmek istediler. “MASONLUĞUN, TERÖR ÖRGÜTÜNÜN KÖKENİ DARWİNİZM’DİR” PKK hareketi, Cumhuriyet tarihinin en büyük komünist kalkışmasıdır. Dikkat ederseniz basın buna pek değinmiyor. Hâlbuki şuan bir komünist, gerilla hareketi var. Şuan Vietnam’da olduğu gibi, Kamboçya’da olduğu gibi komünist hareketi ve gerilla hareketi yapılıyor. Gerilla hareketi, çok yıpratıcı, sinsi bir harekettir. Yani baş edilmesi mümkün olmayan bir harekettir. Böyle akarlar, insanın vücuduna musallat olurlar, insan göremez ya, işte böyledir. Masonluk gibidir. Buna karşı en etkili mücadele fikri mücadeledir. Fikri mücadele de Darwinizm’in ortadan kaldırılmasıdır. PKK’nın, masonluğun, terör örgütünün kökeni Darwinizm’dir. ERGENEKON, AYLARCA İSİM VERİLMEDEN HABER VERİLMİŞ Ergenekon yapılanması Türkiye’yi ikiye bölecekti. Doğu Komünist Türkiye ve Batı Komünist Türkiye… Biz bu yapılanma ortaya çıkmadan önce aylarca Ergenekon ismini vermeden söyledik. Ben buna “KDD” diyorum. Yani Komünist Derin Devleti. Sürekli söyledik bunu. Kaydettiğimiz buydu, Ergenekon derin devletiydi. Ama çok şükür Allah bu komiteyi Sait Nursi’nin ifadesiyle dağıttı. Kahraman ordu ve imanlı millet bu gerçeği gördü ve gereken müdahaleyi yaptı. Ama içlerinde suçsuzlar da vardır. Suçsuz olup da yakalananları tenzih ederim. İçlerinde milliyetçi, mazlum insanlar olabilir. Yaşın yanında kurularda yanar. Biz örgütün fikir sistemini söylüyoruz. “ERGENEKON ÇETESİ ŞUAN SİNMİŞ DURUMDA” …örgütün dağıldığını düşünüyor musunuz? Ancak parmağını kesmiş olabilirler belki. Ergenekon örgütünün dağılması fikri mücadeledir. Bu Darwinizm’e karşı mücadeledir. Zaten Darwinizm’e vurdukça Ergenekon kendini hissettirecektir. Savunmasıyla, bağırmasıyla her yerden kendini göstertir. Yani karşı ataklarda kendini gösterir. Devletin içinde tam anlamıyla yılan gibi çöreklenmiştir bu örgüt. Her yerde kolu bacağı var. Ama şuan sinmiş durumdalar. O kadar cesaretli değiller. Eski cesaretleri yok. Ama devlet içinde çok faaller. Devlet içinde faal oldukları için ve masonluk da dev bir örgüt olduğu için bu dava devam ediyor. Ergenekon soruşturması içerisine masonluğun sokulması çok önemlidir. Masonlukla birlikte bu soruşturmanın yapılması gerekir. O zaman çok iyi netice alınabilir. Ama en önemlisi milletimizin desteğidir. Milletimizin canı gönülden Türk ordusuna, polisine yardımcı olması lazım. Bunu yaparken de adaletten ayrılmaması lazım. Suçsuz insanların canının yakılması tehlikeli olur, doğru olmaz. “GAZETE YA DA TELEVİZYON KURMAYI DÜŞÜNMÜYORUM” — Ulusal gazetelere, televizyon kanallarına reklâm verdiğinizi biliyoruz. Bir televizyon kanalı ya da gazete kurmayı düşünmediniz mi? Reklâm demiyorum ben buna. “İlan” diyorum. İlanlarımız her tarafta yayınlanıyor. Ama bir sistem var. Ben bu konuda daha akılcı düşündüğümüzü düşünüyorum. Çünkü hazır sistemler varken, hazır gemiler varken sıfırdan yeni bir gemi yapmak yerine o gemide bizim küçük bir koltuğumuz olsun, oradan konuşalım diyorum. Biz derdimizi anlatabildiğimize göre ve gemilerdekilerde bizi dinleyebildiğine göre ayrı bir gemi yapmaya gerek yok diye düşünüyorum. Allah’a çok şükür şimdi çok güzel gidiyor. Ama bu faaliyetleri başarmış ve devam eden kardeşlerimi tebrik ediyorum. Allah yollarını açık etsin. Ama şu an bizim için böyle bir planımız yok. Çünkü internet çok mükemmel bir ortam, kitap çok mükemmel bir imkân. Televizyon kanallarını da Allah’a çok şükür gerektiğinde kullanabiliyoruz. “30 YILDAN BERİ HİÇ TATİLE GİTMEDİM” — Gününüzün ne kadarını faaliyetlerinize ayırıyorsunuz? 3–4 saat uykunun, duşun, yemeğin ve bir saat sporun dışında tüm günümü faaliyetlere ayırıyorum. Ben 30 yıldan beri hiç tatile gitmedim. Bir gün bile tatilim yoktur. Hep İstanbul’dayım. Genellikle faydalı olmak için gayret ediyorum. “İNTERNET, GAZETELERDEN DAHA ETKİLİ!” — Adnan Oktar’ın internet haber sitelerinden beklentisi ne? Televizyonlara, gazetelere göre daha özgür olan internetten, televizyonlardan ve gazetelerden almak isteyip de alamadığı desteği almak istiyor olabilir mi? Olabilir tabi. İnternetin gücü sürpriz bir şey oldu. Gazetelerden daha etkili gibi görünüyor. Hiç ummadık bir şey bu. İnternet sitelerini gün geçtikçe daha da iyi değerlendirmeye çalışıyorum. Bu çok önemli. — Adnan Oktar’ı sevenler de interneti yoğun kullanıyor. Sevenlerinizi siz mi interneti kullanmaları için yönlendiriyorsunuz? İnternet ahir zamanda çok önemli bir nimet. Bu imkânı sağlayan da Allah. Hakikaten hiç ummadığım derecede sevenim var. Şaşırıyorum. Sokağa çıktığımda da bunu görüyorum. Çok modern gençler bakıyorum ki kitaplarımın büyük bir bölümünü okumuş. İnternet sitelerimizi muntazam takip ediyorlar. Çok sevindirici bu. Eskiden Müslümanlar mazlum, mütevazı görünüşlü olurdu. Şimdi görünüm olarak hiç tahmin etmediğim insanlardan okuyucum olduğunu görüyorum. — Haber Aktüel okurlarına bir mesajınız var mı? Çok hayırlı ve güzel bir hizmet yapıyorsunuz. Samimi, dürüst bir habercilik anlayışınız var. Allah yolunuzu açık etsin. Güzel yoldasınız. Hayırlı yoldasınız. Allah hayır, bereket versin. İnşallah en büyük internet sitesi olursunuz. Vatana, millete çok önemli hizmetler edersiniz. Sizleri okuyan tüm kardeşlerime sevgilerimi, saygılarımı iletiyorum.
    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 16/7/2008 - Günahlardan arınmak her müslümanı mutlu eder
  • İlahiyatcı yazar Mehmet Talu hocamızın kaleminden... Receb ayı içerisinde zalimlere, kafirlere, haksızlara beddua etmek tutar denilmiştir. “Ya Rabbi! Yeryüzünün neresinde olursa olsun, Müslümanlara zulmeden bu zalimleri, kafirleri Sana havale ediyoruz, kahr u perişan eyle, Ya Rabbi! Ya Rabbi! Sen Müslümanları halas eyle! Amin, ya Rabbel-alemin ve ya erhame’r-rahimin.” İnanıyor ve ümit ediyorum ki; aklı selim galip gelecek, şiddet ve akan kan durdurulacak barış hakim olacaktır. İnsanlık adına hayır düşünen ve şiddetin yürekleri parçaladığına inanan herkesin gerekli hassasiyeti göstermesini diliyorum. Geçmişte yapılan günahlardan arınmak her Müslümanı son derece mutlu eder. Gelecekte birtakım nimet ve ikramlara kavuşabilmek için önce geçmiş hatalardan temizlenmiş olmanın rahatlığı gerekir. Rahmeti bol ve çok hayırlı olan böyle bir geceye rastladığını fark eden kişinin, önce onu, hatalarını bağışlatma fırsatı olarak değerlendirmesi, bunun için de dua etmesi uygun olur. ALLAH Teâlâ’nın rahmetini ve mağfiretini çeken dua, insanın kendi üzerine düşen sorumlulukları fiili olarak yerine getirdikten sonra lisanen yaptığı bir yakarış ve sığınmadır. Duaya başlarken, Kur’an-ı Kerim’in bildirdiği ölçüleri esas alarak nefsimize, Yaratana ve yaratılana karşı sorumluluklarımızı düşünerek başlamalı ve kendimizle hesaplaşmalıyız. Fert olarak yaşadığımız sürece ALLAH Teâlâ’dan bize gerekli olan bilgi, anlayış ve samimiyet vermesini, doğruyu bulduktan sonra kalplerimizi eğriltmemesini ve bizi affetmesini isteyelim. Acı ve sıkıntı içindeki yüzlerin gülmesi, zulüm ve işkence altında, göz yaşı dökerek yaşamak zorunda kalan insanların bu durumdan kurtulmalarını niyaz edelim. Hangi sebeble olursa olsun ve kim tarafından yapılırsa yapılsın bütün insanlık için korku, endişe, ümitsizlik, üzüntü ve acı veren, masum ve hiçbir şeyden haberi olmayan insanların ölümüne ve yaralanmasına sebep olan, maddi ve manevi bir çok yıkımı beraberinde getiren terör belasının sona ermesi için de dua edelim. Böyle feyizli ve bereketli gecelerde bir taraftan Yüce Rabbimize dua edip affımızı istemeli, diğer taraftan da anne ve babamızın hayır dualarını almaya, akraba, komşu ve arkadaşlarımızın gönüllerini kazanmaya ve aramızdaki insanî ilişkileri daha da güçlendirmeye çalışmalıyız. Ayrıca, aramızda dargınlık bulunan kardeşlerimizle, bu mübarek gecenin aydınlığında barışalım, düşünce ve meşrep farklılığı gözetmeden onlarla kucaklaşalım ve kırılan gönülleri onarmaya gayret edelim. Hiç şüphe yok ki bu gayretler, ALLAH’ın rızasına ermemize vesile olacağı gibi, birlik ve beraberliğin pekişmesine de önemli katkılar sağlayacaktır. “Sizden biriniz kendisi için sevip arzu ettiği şeyi din kardeşi için de sevip arzu etmedikçe gerçek anlamda iman etmiş olamaz.” (Buhari, İman:7; Müslim, İman:71-72; Tirmizi, Kıyamet:59; Nesei, İman:19, 33, İbn-i Mace, Mukaddime: 9) buyurmuşlardır. Yine Abdullah b. Ömer (R.A.)’den rivayete göre Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz: “Müslüman kardeşinin ihtiyacını gideren kimsenin ALLAH da ihtiyacını giderir.” (Buhari, Mezalim:3; Müslim, Birr:58; Ebû Davud, Edeb:38,60; Tirmizi, Hudud:3) buyurarak, sağlıklı bir toplumun oluşmasında sevgiyi, nimeti ve güzellikleri diğerleriyle paylaşmanın ve çevreyle bütünleşmenin ne kadar önemli olduğuna dikkatlerimizi çekmiştir. Unutmayalım ki, paylaşılmayan sevinç ve mutlulukların insan için fazla bir anlamı yoktur. Sevinç ve mutluluklar paylaşıldıkça artar, kederler de paylaşıldıkça hafifler, azalır. Sıcak yuvamızda çoluk çocuğumuzla mutlu bir hayat sürerken felâkete uğramış zavallı insanları, kimsesiz çocukları, ıstırap çeken hastaları, yetimleri hatırlamalı, ALLAH Teâlâ’nın bizlere verdiğinden onlara da vermeliyiz. Dünün olaylarından yarın için dersler almalıyız.
    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 16/7/2008 - Dua etmek sağlığımızı korur mu? İnancın ve duanın tedavide rolü
  • Uzman Dr. Ali Akben hocamızın kaleminden... İki hücrenin birlikteliği ile hayat yolculuğuna başlayan insanoğlunun yaratılış evrelerinde akıl almaz mucizevi olaylar vardır.Bu iki hücrenin tesadüf olmayan karşılaşması ve çoğalmaya başlaması enteresan açılımları da beraberinde taşımaktadır. İki hücreden akıl almaz bir hızla çoğalan bir kısım hücreler kemik yapımızı çatmaya başlarken başka bir gurup hücre ise kas sinir ve damar ağının bu sistemle entegrasyon oluşturmasında gecikmiyor. Anne karnında iki ay dolmadan bu süre tamamlanarak insan yaratığının minyatürü meydana gelmiş oluyor. Ruh-beden-zihin üçlüsü ile daha dünyaya gelmeden anne rahminde bazı hastalıklarla da tanışabiliyoruz.İnsan bedenini meydana getiren organların hastalanması ve bunların tedavileri ile ilgili uğraşan biz hekimlerin karşılaştığı çeşitli zorluklar da yok değil.Bazen basit bazen ise daha karmaşık ve zor olan bir çok hastalıkla uğraşırken almış olduğumuz tıbbi bilgiler çoğu zaman yetersiz kalabilmekte … Çağımızın hızlı gelişen ve ayak uydurmakta zorlandığımız teknolojisi bize bir çok olumlu imkanlar sunarken farkında olmadan da özellikle sağlığımızdan bir şeylerimizi götürmektedir.Öyle ki günümüz yoğun ve yorgun insanı bir düğmeye basarak her şeye hükmedebiliyorken sağlığını zindeliğini kazanmak için yaptığı maddi ve manevi uğraşılara rağmen arzu ettiği yaşam kalitesini bir türlü yakalayamaz hale gelmiştir.. Sağlık sektörü tüm dünyada önemsenen ve uğurunda milyarlarca paranın harcandığı bir alan olmasına rağmen hedeflenen iyilik halini yakalamada hala yaya olmaktan öteye geçememiştir. Biz hekimler bu açmaz karşısında kendimize yeniden dönüş yapıp nerede neyi eksik bırakıyoruz sorusunun muhatabı olmak durumundayız.Gerçekten nerede eksiklik yapıyoruz?Niçin bizden talep edilen şifaya vesile olamıyoruz.?Bizden beklenen performansı yakalamak için neleri yapmamız gerekir? Bu soruları daha çoğaltabiliriz.Ancak amaç belli: Dünyamızı ciddi olarak tehdit eden silah sektörüne ayrılan para ,ilaç ve sağlık sektörüne ayrılsa sonuç değişir mi? Bunca yıllık tecrubeme dayanarak değişir diyemiyorum. Çünkü sağlık ve ilaç sektörünün tröstlerinin cirit attığı ülkemizin batısındaki devletlerde sağlık ile ilgili sıkıntılar bizim gibi gelişmekte olan ülkelerin sıkıntılarından pek gerilerde değil. Bunu nerden anlıyoruz.Yapılan bilimsel çalışmalar bize şu sonucu veriyor.İnsan et ve kemik ötesinde bazı özelliklerle yaratılmıştır.Biz aynı hastalığın farklı insanlar üzerinde tezahürünü ve tedaviye cevabını farklı bulmaya alışkın hekimleriz.Aynı ilaç bir hastada tedaviye yardım ederken başka bir hastada sonuç vermemekte hatta ölümlere sebep bile olabilmekte….Bu örnekleri artırmak mümkün... Bizleri yoktan var eden yüce rabbimiz yaratma gücü gibi şifa gücüne sahip olduğunu bizlere aktarıyor . Ölümden başka tüm dertlerin devasını yarattığını da müjdeliyor. Bu gerçeğe göre şifayı ararken biraz da bu alandan bir bakış açısı ile istifade etmeliyiz diye düşünüyorum.Modern batı tıbbıda zaten zorunlu olarak bu yöne doğru kaymak durumu ile yüz yüze. Bilim araştırmayı sorgulamayı aklı kullanmayı ve karamsar olmamayı bize düstur olarak öğrettiğine göre çare ve çözüm için manevi dinamiklerimizi harekete geçirmemizin faydalarından da istifade etmemiz gerekiyor. Şunu çok iyi biliyoruz..Her türlü hastalığın tedavisinde hekim hasta diyalogu önemli.Hastanın doktora ve tedaviye inanması da önemli…doktorun hastanın iyileşebileceği ile ilgili yapacağı olumlu telkinlerde önemli.Bu üç şey tedavi olma ve şifa bulmada gerçekten önemli…Günümüzde milyarlarca dolarlık yatırımlarla keşfedilip üretilen ilaçlardan ve alternatif tedavilerden daha önemli.. bu üç şey… Bu üç şey aynı zamanda kendi içlerimizde bulunan şifa gücünü keşfedip kullanmamızın da anahtarı.Halk arasında söylendiği gibi şifayı yüreğinde arama sözü; Bu gerçekten yola çıkarak söylenmiş olsa gerek. İstemek yardım talep etmek anlamına gelen dua bize hangi kapıları açıyor kısaca bir göz atalım ; Dua ile en başta bizi yaratan ve bize şifayı vaad edenle bir buluşma gerçekleştiriyoruz.Riyanın maddi çıkarın olmadığı samimi ve yalın bir buluşma bu… Hastalıklar insanlarımızda aynı zamanda bir acziyet meydana getirir.Acizlik insanları daha samimi olmaya yöneltir.Samimiyet ise muhabbet ve bereket demektir.Bu psikolojide bir insanın dilden ve kalp yolu ile istekleri doğal olarak beynimizde bazı hormonların salgılanmasına sebebiyet vermektedir.Otonom sinir sistemi ve iç salgı bezlerimiz bu salgılanan maddeler ve hormonlardan olumlu etkilendiği ise yapılan çok yönlü çalışmalarla su yüzüne çıkmış…..Beynimizde ve zihnimizde meydana gelen bu biyokimyasal değişim doku ve organlarımız için umulmadık şifalara vesile olabilmektedir. İnsan ruhunun hasta olmayacağına yönelik bilgilerimizle bugünkü halimize baktığımızda ise çoğu yakınmalarımızın sebebinin zihnimizdeki engin dehlizlerde olabileceği gerçeği ile karşı karşıya kalıyoruz.. Dua sözlü olarak yapılabildiği gibi sebeplere sarılarak ta yapılabilir.Hasta bir insanın hekim araması hastalığının teşhisinde bazı tetkiklere müracaat etmesi hatta hastalığının şifası için çeşitli ilaçlar bitkiler ve perhizler yapması bütün bunları biz dua kapsamında değerlendirmeliyiz… Bilinçli olmayarak sıklıkla işimizin Allah ‘a kaldığını söyler dururuz.Aslında işimizin ona kalması aynı zamanda vuslata da ermemiz demek olduğunu ise sıklıkla göz ardı eder ve bu sözü genellikle çaresizlik durumlarında telaffuz ederiz. İşimizin yüce Mevlaya kalması aynı zamanda aciz kalmaya başlayıp onun himmetinden yardım şansını elde edebileceğimiz bir döneme de girmemize zemin hazırladığını ise pek aklımıza getirmeyiz. Yüce yaratıcımız bana yaklaş yani dua et bende sana yaklaşayım ve sana yardım edeyim diyerek zor anlarımızın o çekilmez uzayan dakikalarında bizimle olmak ister.Hastalık acı ızdırap ve keder insanların zor olarak kabul ettikleri anları zamanlarıdır.Bu zamanlarımızda Allahımıza yaklaşmamız moralleri yükselttiği için bağışıklık sistemimizi güçlendirerek hastalıklarla olan savaşta galip gelmemiz mümkün olacaktır. Duanın etkisi sadece bununla sınırlıda değildir.Dua ile kendimizle barışık hale geliyor yaşama arzumuzu artırıyor ölümle olan ebedi savaşımızda birkaç kale daha fethetmemize zemin de hazırlamış oluyoruz. Samimi bir duruş ile Yaratanla baş başa kalma olarak tanımlayabileceğim dua ile sadece sağlığımızı kazanmıyoruz. Kendimizle ve rabbimizin yarattığı evrendeki tüm nesnelerle barışık zinde formda mutlu umutlu ağrılardan ve stresten uzaklarda yaşayabiliriz. Bugünkü bilgilerimizle çözmekte zorlandığımız ve tedavide henüz istenen başarıları yakalayamadığımız ölümcül bir çok hastalıkta duyduğumuz başarı hikayelerinin altında hep bu gerçekliliğin yattığını biliyoruz.Hastalıkları yenme hikayeleri ile ilgili Türkçemize de tercume edilen batı ve uzak doğu kaynaklı yaşam hikayelerinin altında hep bu iksirli formülün yattığını görmemiz bizleri yaratanımıza biraz daha yakınlaştırmalıdır . Hastalıklar gelmeden sağlığımızın kıymetini bilmemiz nasıl elzemse çeşitli musibetler ve çaresiz hastalıklar kapımızı çalmadan da bizlere şah damarımızdan da yakın olan mevlamızla buluşmalı onunla halleşmeli ve onun düsturları doğrultusunda yaşamaya çalışmalıyız diyorum …Sağlık mutluluk dileklerimle…
    ----------------------------------------------------------------------------------------------------

    İnancın ve duanın tedavide rolü var mıdır? Modern tıp buna nasıl bakıyor?


    Günümüzde dünya çapında her alanda ve her türlü ilim dalında epey ilerleme kaydedilmektedir. Yapılan çalışmalar, insanlığın maddi ve manevi gelişimine hayli katkı sağlamaktadır. Astronomi, genetik, fizik, kimya, biyoloji, astroloji, tıp v.s alanlarda güzel ve verimli çalışmalar icra edilmektedir. Bu faaliyetlerin bazıları sadece zamanımız insanlarının ancak bir kısmını ilgilendirirken, bazı alanlarda yapılan buluşlar, tüm zamanları ve insanları ilgilendirmektedir. Bu çalışmaların başında hiç şüphesiz tıbbi ve sağlığa dayalı çalışmalar gelmektedir. Sağlık alanında yapılan ve daha ispatı tam olarak ortaya konamayan yeni bir tedavi yaklaşımından çokça bahsedilmektedir:- Ruh - beden ilişkisi ve İnancın tedavideki rolü ”

    Hastalık ve sağlık hususunda, vehimli ve vesveseli olan kişilerin hastalıklara daha kolay yakalandıkları, fakat güçlü iradeye ve tevekküle sahip insanların hastalıklara daha dirençli olduklarını yapılan araştırmalar ortaya koymaktadır. İnançlı ve huzurlu olanların tedaviye daha yatkın, inançsız ve stresli kişilerin ise tedaviye daha geç cevap verdikleri de bilinmektedir. Çünkü, insanın bağışıklık (immün) sisteminin güçlenmesinde kimyevi ve maddi ilaçların yanında manevi telkinler, hastalığa bakış açısı ve hayat görüşü de önemli bir yer tutar. Manevi telkin ve tevekküle yakınlığı ölçüsünde, insanın bağışıklık sistemi güçlenmekte ve hastalıklara dayanıklılığı da artmaktadır.

    Düşüncelerimizin, ruhi ve kalbi hayatımızın ve duygularımızın sağlıklı olması bedenimizin sıhhat ve afiyeti üzerinde olumlu tesir yaptığı muhakkaktır. Mesela, bizi derin yaralayan hadiseler yaşadığımızda, aşırı yorulduğumuzda hastalıklara karşı direncimiz zayıflar ve daha kolay hastalanabiliriz. Nitekim, zihnen, ruhen ve kalben iyi durumda olduğumuzda, bedene olumlu sinyaller gönderilir. Böylece grip ve soğuk algınlığına karşı daha sağlam dururuz. Tersi bir durum söz konusu olduğunda hastalığa daha yatkın hale geliriz. Aile içinde veya işyerindeki bazı olumsuzluklar ne kadar artarsa, tansiyonumuz da ve yatağa düşme ihtimalimiz de o nispette artar. Depresyona girdiğimizde veya ruhen bitkin ve yorgun olduğumuzda hastalıkta mukadder olur. (Henry Dreher (1995). The Immune Power Personality, Reprinted by Arrangement with Dutton Signet, A Division of Penguin Books USA, Inc. – Çeviren: Dr. Selim Aydın)
    Zamanımızda tam olmasa da “modern tıp” artık bu gerçekleri kabul etmeye başlamıştır. Yakın bir gelecekte de, bunu büyük bir buluş olarak önümüze getireceğini ve bu buluş ile övüneceğini şimdiden görür ve duyar gibi oluyoruz. Böylece ruh ve beden münasebetlerinden meydana gelen hastalıklarda, psikolojik faktörlere daha çok pay biçilecek ve iman olgusu biraz daha ön plana çıkacaktır. Çünkü Modern tıbbın ulaşmaya çalıştığı nihai noktayı, semavi dinler insanlığın tâ başlangıcında halletmişlerdir. Özellikle İslam dini ve Kur’an-ı Kerim, bu konuda en son noktayı ortaya koymuştur.

    Nitekim: Kur’an-ı Kerim’de "O (Kur’an), inananlar için bir hidayet ve şifâdır. İnanmayanların kulaklarında bir ağırlık vardır ve Kur'an onlara kapalı ve anlaşılmaz gelir. (Sanki) onlara uzak bir yerden sesleniliyor (da anlamıyorlar)." (Fussilet Suresi, 44) ve “Biz Kur'an'dan, mü'minler için şifa ve rahmet olacak şeyler indiriyoruz. Zalimlerin ise Kur'an, ancak zararını artırır.” (İsra Suresi, 82) buyurulmakla, Kur’anın başlı başına bir ilaç ve şifa kaynağı olduğu belirtilmektedir. Çünkü, Kur’an insanın ruh, kalb, his, ve latifelerini tedavi etmekle bedenin de sağlığa kavuşmasını temin etmektedir.

    Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin Kur’andan istifade ederek yazdığı ve “Hastalar Risalesi” ismini verdiği küçük kitap, ruh – beden ilişkisine dayalı koruyucu hekimliği ve yardımcı iyileştirici teknikleri içermektedir. Hastalar risalesi hiçbir yan etkisi olmamakla beraber, faydası kesin olan önemli bir eserdir. Hastalar, bu kitapçığı okuduklarında, dinlediklerinde veya kendi aralarında hastalıkların nimet olan yönlerinden bahseden sohbetleri yaptıklarında, bağışıklık sistemlerinin ve hastalıklara dayanma güçlerinin müspet yönde aktive edilmesi ve kullanılan ilâçların ve tedavi yöntemlerinin tesirlerinin daha çok artması gibi kısa süre içerisinde ciddi neticeler aldıklarını müşahede etmektedirler.

    Bu konu ile ilgili açıklayıcı ve çarpıcı birkaç misal vermeye çalışalım:

    1- Prof. Dr. Mustafa NUTKU anlatıyor:

    Rahmetli babam Dr. Sadullah Nutku ve psikiyatri uzmanı rahmetli Prof. Dr. Ayhan Songar bir uçak seyahatinde yan yana oturuyorlarmış.

    Daha önce tanışmadıklarından dolayı aralarında da herhangi bir sohbet olmamıştı. Rahmetli babam cebinden “Hastalar Risalesi”ni çıkarıp kendi kendine, sessizce okumağa başlamış. Yanında oturan Prof. Dr. Ayhan Songar göz ucuyla bu kitabı epey bir süzmüş, ardından, tanışmışlar. Babam, Hastalar Risalesini, sesli okumaya başlamış. Prof. Dr. Ayhan Songar da dikkatle dinlemiş ve o zamana kadar dinlemediği Risale-i Nur Külliyatının, psikiyatri uzmanı bir profesör olarak da kendisini çok ilgilendiren devalarını dinlerken, bir ara kendini tutamayarak:

    “ – İnsan bu manevî devaları dinlerken, hasta olmayı temennî edeceği geliyor!” demiş.

    Prof. Dr. Ayhan Songar, daha sonra uzmanlık alanı ile ilgili olarak, kendisine muayene ve tedavi için gelen hastalarına çoğunlukla “Hastalar risalesi”ni tavsiye etmiş.

    Prof. Dr. Ayhan Songar, ömrünün sonlarına doğru kanser hastalığına yakalanmış. Ecelle randevusuna doğru geri sayımının son günlerinde, vücuduna yayılmış olan kanser hastalığı ile hastanede yatarken yanından hiç ayırmadan okuduğu ve vefatında da yatağının yanı başında duran kitap, manevî devalar hazinesi: “Hastalar risalesi” idi.

    2- Moral Dünyası Dergisi’nden Zeynep Türkoğlu’nun bir yazısından:

    Fatma Şahin… Radyo programcısı, engelliler rehabilitasyon merkezi aile danışmanı, idealist, dört kardeşin üçüncüsü. Yani en önemlisi “Engelleri Aşan” bir engelli. Ama güçlü bir iradenin sahibi… Açık Öğretim Fakültesi Halkla İlişkiler Bölümü mezunu. Bir Belediye’nin de Rehabilitasyon Merkezinde aile danışmanlığı yapıyor. Moral FM’de de “Engelleri Aşanlar” isminde bir programı var.

    Çok rahat bir tavrı ve duruşu var hayata karşı. Halbuki bir rahatsızlığı olan kişiden, bundan daha farklı bir hal beklenir. O’nun hastalığı, genetik bir sebebe bağlı olan bir kas hastalığıdır.

    Bundan sonrasını Fatma Şahin’den dinleyelim: Teşhisin konulması çok uzun sürdü, neredeyse 13-14 yılı aldı. Tamam hastayım. Ama hayatıma nasıl devam edeceğim. Burada biri çıkıyor ve diyor ki, sen artık bir şey yapamazsın. Öyle otur bir kenarda. Yani hayatını bitmiş hissediyorsun, hem de daha yirmi beşinde! ve bunu diyen kim biliyor musunuz; doktor!. Tam tersi olması gerekirken, bilgilendirecek ve teşvik edecekken…

    Evet, maalesef doktor bizi böyle yönlendirmişti. Yani insanın bakışı da daha farklı oluyor. Ben bir ara çok hastalanırdım. Çünkü bunalıyorsun, bir şeyle ilgilenmiyorsun, bir işe yaramadığını hissediyorsun. Sanki süreni doldurmuşsun, her şey bitmiş. Sürekli bir yerlerim ağrıyordu. Doktora gidiyoruz, tabi ki hastalık çıkmıyor, çünkü stresten bunlar. Adeta hastalık hastası olmuştum. Ama doktordan her seferinde kendimce eli boş dönmekten o kadar yorulmuştum ki. Kızıyordum da. Keşke bir hastalığım çıksa diye bekliyordum. Yani ciddi bir hastalığım olsun, ben de çok yaşamadan gideyim. Bu hale gelmiştim.

    Evde bir şey yapmadan oturunca çok boş vakti oluyor insanın. Ben de o boşluğu okuyarak değerlendirmeye çalıştım. Çok okudum. Cidden çok okudum. Hastalar Risalesi’ni okudum. Bir de benim gibi hasta olanlarla ilgili Hadis-i Şerifler çok ilgimi çekiyordu. Çok büyük moral oluyordu bana onlar. Aslında bu da başka bir süreçti. Yani hastalığımı kabullendikten sonra ilk olarak şöyle düşündüm. Bu belki de bana verilmiş bir cezadır. Ya da belki de aileme verilmiş bir cezadır. Sonra şöyle bir dönem başladı; iyi ki hastalanmışım, yoksa kim bilir o sağlığı nasıl yanlış şeylerde heba edecektim. Ve yine okumaya sarıldım. Bilmezsiniz siz, bir ara uçacaktım neredeyse!

    Bu misaller, ilk olmadığı gibi son da değildir. Çünkü ruh - beden etkileşimi muhakkaktır. Ruhun manevi olarak beslenmesi ve tedavi edilmesi bedeni maddi olarak rahatlatacak, stresten ve tevekkülsüzlükten kaynaklanan hastalıkları da ortadan kaldıracaktır. İnsanda inanç olduğu takdirde, maddi ve bedeni hastalıkların altındaki İlahi rahmet görünecektir. Böylece hastalığın sevilmesi de söz konusu olabilecek ve isyan yerine şükür hisleri de kabaracaktır.

    Hastalar Risalesinin bize verdiği ders:

    • Hastalıklara sabretmek de namaz, oruç ve diğer ibadetler gibdir, insana çok sevap kazandırır ve ondan istifade etmemiz gerekir.

    • Hastalıklar Cenab-ı Hakkın Şafi ismini anlamaya ve O’na iltica etmeye vesiledir.

    • Hastalıklar insana yüzünü asıl hayatı olan ebedi hayata çevirmesini hatırlatır.

    • Hastalıklar sıhhatin ehemmiyetini hissettirir ve Allah’ın bize verdiği nimetleri hatırlayıp şükrümüzü artırmamız gerektiğini hatırlatır.

    • Ölümü hatırlatmakla, bu dünyanın fani olduğunu ve ona aldanmamızın büyük bir helaket ve felaket olduğunu gösterir.

    • Hastalıklar, insanlar arasında ki hürmet, merhamet ve sevgi tohumlarını yeşertir, ayrıca eski dostluk ve muhabbetleri de tazeler.

    • Hastalığı ikileştiren merakı ve evhamı kaldırmak hastalığı hafifletmenin yollarından biridir. Bu da Allah’a inanmak ve itimat etmek ile olur.


     

    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 16/7/2008 - Hesaba çekilmeden önce, kendinizi hesaba çekiniz
  • İlahiyatcı yazar Mehmet Talu hocamızın kaleminden... Tüm kutlu zamanlar, geçici hevesler ve sonu gelmez emeller peşinde bir koşuşturma içerisinde geçen hayatımızda bize bir soluklanma, durup düşünme, iç dünyamıza dönüp geçmişimizin bir muhasebesini yapma fırsatı sunar. Bu sebeble Yüce Rabbimizin: “Ey iman edenler! ALLAH Teâlâ’dan korkun da emirleri ifa edin. Herkes yarını, kıyamet günü için önden ne göndermiş olduğuna bir baksın. ALLAH Teâlâ’dan korkun da yasak edilen şeyleri terk edin. Çünkü ALLAH Teâlâ, ne yaparsanız hakkıyla haberdardır.” (Haşr sûresi:18) “Kendileriniz için hayırdan ne takdim ederseniz, sizden önce ne gönderirseniz, onu ALLAH’ın indinde daha hayırlı ve ecrini daha büyük olarak bulursunuz. ALLAH’tan günahlarınızın afvını isteyiniz. Şüphesiz, ALLAH Gafûr’dur, Rahîm’dir” (Müzzemmil sûresi:20) emrine kulak vererek, ahiret için ne hazırlık yaptığımıza bir bakalım. Hayatımızın bir muhasebesini yapalım. Evet şu yaşa geldik. Namazımız, orucumuz, zekatımız, haccımız, tesettürümüz, helal ve haramlara riayet etmemiz ne durumda? Hz. Ömer (R.A.) bir hutbesinde şöyle buyurmuştur: “Hesaba çekilmeden önce, kendinizi hesaba çekiniz. Amelleriniz tartılmadan önce, kendi amellerinizi tartınız. Hesaba çekilmek üzere, kıyamet günündeki en büyük arz, huzura alınma için gerekli güzel hazırlıklarınızı yapınız. O gün huzura alınırsınız, öyle ki size ait hiçbir sır gizli kalmayacak, bütün sırlar meydana çıkacak. (İbn-i Ebi Şeybe, Kitabu’l-Musannef, 7/96, No:34459) Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurur: “Ey insanlar! O gün hesab ve sorgu-sual için huzura alınırsınız, öyle ki size ait hiçbir sır gizli kalmayacak, bütün sırlar meydana çıkacak.” (Hakka Sûresi:18) Abdullah b. Abbas (R.A.)’den rivayete göre Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimiz nasihat ettiği bir şahsa şöyle buyurmuştur: Beş şey gelmeden evvel beş şeyi ganimet bil: 1- İhtiyarlamadan evvel, aciz ve düşkün duruma düşmeden önce gençliğinin kıymetini bil. Oyun ve eğlence gibi sonu hüsran olan şeylerle geçirme. 2- Hasta olmadan evvel sıhhatinin kıymetini bil. Din ve dünyana yararlı hizmetler yap. 3- Fakir düşmeden evvel zenginliğinin kıymetini bil. Zenginliğini ekonomik olarak kullan. Malını ve servetini lüzumsuz yere tüketme, tutumlu ol, cimri de olma. 4- İşin gücün artmadan evvel boş vakitlerinin kıymetini bil. Boş vakitlerini değerlendir. Tembel tembel oturma, yararlı hizmetler yap. 5- Ölüm gelmeden evvel hayatının kıymetini bil. Düzenli ve tertipli olarak hem dünyan için ve hem de ahiretin için çalış. Hiç ölmeyecek gibi dünya işlerini yap, yarın ölecekmiş gibi ahiret hazırlığı yap. Yani, her ikisi için muvazeneli çalış.” (Hâkim, Müstedrek, 4/306) Evet bu hadis-i şerif ve ayet-i kerimeler gereğince nefsimize bir çeki-düzen verelim. Nefsimize değil de Cenab-ı Hakk’ın emirlerine uyalım. ALLAH Teâlâ yolunda ve huzurunda gözyaşı dökelim. ALLAH Teâlâ huzurunda, kulun akıttığı birkaç damla gözyaşının, ilahî Rahmeti coşturduğunu, yalvaran günahkar kulun günahının bu sayede yıkandığını bilelim. Hakk’ın rahmet dergahına sığınalım. O’nun uzanan elleri, yaşaran gözleri boş çevirmediğinin idraki içinde olalım. Salih amellerimizin; imanımızın nurunu arttırdığını, kemalini ve bekasını sağladığını idrak ederek ömrümüzü salih amellerle geçirelim.
    ----------------------------------------------------------------------------------------------------------------

    Kur'anda pekçok ayette geçen "kalplerin mühürlenmesi" ne demektir? Kalbi mühürlenen bir insan, iman etmemekten nasıl sorumlu tutulabilir?


    Kalp mühürlenmesi, bir kalbin küfür ve isyanla katılaşmak ve kararmak suretiyle imanı kabul edemez hale gelmesi şeklinde tarif edilir.

    Allah Resulü (asm.) buyururlar ki: Her günah ile kalpte bir siyah nokta meydana gelir.

    Bir ayet-i kerimede de “Allah kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını (sair günahları) dilediği kimse için bağışlar.” (Nisa Sûresi, 48) buyrulur. Bu hadis-i şeriften ve âyet-i kerimeden anladığımıza göre, kalbi karartan en büyük siyahlık şirk, yani Allah’a ortak koşmaktır. Bir insan, şirki dava eder ve bu hususta müminlerle mücadeleye girişirse, her geçen gün kalbindeki bu siyahlık daha da koyulaşır ve genişlenir. Git gide bütün kalbi sarar. Artık o insanın iman ve tevhidi kabul etmesi âdeta imkânsız hale gelir. Nur müellifinin ifadesiyle, “Salâh ve hayrı kabule liyakati kalmaz.”

    İşte sözü edilen âyet-i kerime, Allah Resûlüne (asm.) cephe alan, onunla mücadele eden müşrikler hakkında nâzil olmuştur. Ve o müşriklerin kalplerinde şirkin tam hâkimiyet kurması ve tevhide yer kalmaması, “kalp mühürlenmesi” şeklinde ifade edilmiştir.

    İşte kendilerine hidayet kapısı kapananlar, bu noktaya varan müşriklerdir. Yoksa günah işleyen, zulüm eden yahut şirke giren her kişi için hidayet kapısının kapanması söz konusu değil. Aksi halde, asr-ı saadette, daha önce putlara tapan on binlerce insanın İslâm’a girmelerini nasıl izah edeceğiz?!..

    Şirke giren her insanın kalbi mühürlenseydi, hiçbir müşrikin Müslüman olamaması gerekirdi. Demek ki, kalbi mühürlenenler, tevhide dönmeleri imkânsız hâle gelenlerdir.

    Ve onlar, bu çukura kendi iradelerini yanlış kullanarak düşüyorlar.

    Çok önemli bir noktaya da kısaca değinmek isteriz: Nur Külliyatında küfür iki kısımda incelenir: Adem-i kabul ve kabul-ü adem. Adem-i kabul, yani “iman hakikatlerini kabul etmeme” hakkında “Bir lâkaydlıktır, bir göz kapamaktır ve cahilane bir hükümsüzlüktür.” denilir. Kabul-ü ademde ise küfrü dava etmek ve batıl itikadını ispata çalışmak söz konusudur. Bu ikinci gurup, küfür cephesinde yer alarak iman ehliyle mücadele ederler. İşte kalp mühürlenmesi, daha çok, bunlar için söz konusudur. Daha çok diyoruz, çünkü bu insanlardan da, az da olsa, hidayete erenler, İslamı seçenler çıkmaktadır.



    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 15/7/2008 - agarta nedir
  • "Shambhala" (Şambala), "Dünyanın Kalbi", "Yüce Ülke", "Bilgeler Ülkesi" gibi çeşitli adlarla belirtilen Agarta, teozofik ve ezoterik kaynaklara göre, önceki devrenin sonlarına doğru Mu ve Atlantis'ten göç eden bilim-rahipleri tarafından kurulmuş bir organizasyondur. Önceleri beşeriyetle açık temas halinde olan bu organizasyon, bu devrenin koşullarından ötürü gizlenme gereği görmüş ve ikâmet yeri olarak birbirlerine tünellerle bağlanan, dağlar içindeki yeraltı kentlerini tercih etmiştir. Agarta, dünya insanlığının tekamülünde sorumluluk sahibidir. İlahi Hiyerarşi'ye hizmet eder. Dünyanın Efendisi ve "Kutup" olarak ifade edilen ve "Brahatma" veya "Brahitma" adıyla belirtilen Agarta'nın lideri, Dünya'yı sevk ve idare eden İlahi Hiyerarşi'nin fizik alemdeki temsilcisidir. 1912'de Müslüman olduktan sonra Abdül Vahid Yahya adını alan; ezoterik, okült ve mistik konularda çok sayıda yapıtı bulunan Fransız asıllı Mısırlı düşünür ve yazar Rene Guenon'a göre tradisyonlarda "Kutsal Dağ", "Dünyanın Merkezi" olarak ifade edilen yer, O'nun mekânıdır. Kimilerine göre, dünyanın tüm geçmişi, yitik kıtalara indirilmiş dinler ve kozmik öğretiler, Agarta arşivlerinde kayıtlıdır ve birçok peygamber (Musa, İsa), dinlerini kurmadan önce, bu arşivleri incelemişlerdir ki, bazıları burada 'inisiyasyon'dan da geçmiştir. Agarta'nın yeryüzüne açılan 7 (kimi kaynaklara göre 4) ana çıkış noktası bulunmakla birlikte, mağaralarda inzivaya çekilen bilgelerin ve mağaralarda etkinliklerini sürdüren bazı inisiyatik toplulukların Agartalılar ile ilişki içinde oldukları ileri sürülür. Rene Guenon'a göre bu durum, en çok, Türklerin yaşadığı Orta Asya'da görülmektedir. Kimi yazarlara göre, Göktürk, Uygur ve Hun masallarındaki, "ataların kutsal mağaraları" ve bir mağaradan geçilerek ulaşılan "gizli ülke" inanışında Agarta'nın sembolizmi bulunmaktadır. Tibet tradisyonlarına göre, Agartalılar şimdiki devrenin sonunda dışarı çıkacak ve Agarta'nın lideri yeryüzündeki menfiliği yenecektir. ----------------------------------------------------------------------- Agarta kelime olarak Budist kökenlidir. Bütün imanlı Budistler yeraltında bir dünya veya kudretli bir imparatorluk olduğuna inanırlar. Bu inanca göre, yer altı dünyasında milyonlarca kişi yaşamaktadır. Başkenti Şamballa olan bu imparatorluğun yöneticisi doğuda “Dünyanın Kralı” olarak bilinir. http://www.business-training.com.ua/images/photo/dalay-lama.jpgDalay Lama “Dünya Kralı”nın yeryüzündeki temsilcisi Tibetli Dalay Lama’dır. Doğuda Tibet ve batıda Brezilya dünyanın iki ayrı ucunda tünel şebekelerine sahip iki ülkedir. Mısır’daki Gize Piramit’inin altında bulunan gizli odaların da yer altı dünyası ile ilişkisi olduğu iddia edilir. Firavunlar bu tüneller vasıtası ile yeraltında tanrılar veya süper,insanlarla temas kurabiliyorlardı. Mısır tanrıları ve krallarının dev heykelleri ile doğudaki Buda heykellerinin, insan ırkına yardım etmek üzere yerüstüne çıkan yer altı Süpermenleri ırkını temsil ettiği ileri sürülür. Bu cinsiyetsiz Agarta temsilcileri, yeraltındaki ütopik bir cenneti temsil etmekteydiler. İddialara göre, Hz. Nuh gerçekte bir Atlantisli idi ve Atlantis sulara gömülmeden önce kurtarılmaya değer bir grup insanı bu felaketten kurtarmıştı. İnanca göre, Atlantislilerin çıkardığı NÜKLEER SAVAŞ sonucu meydana gelen tufan felaketinden kurtulan bu grup, önce Brezilya’nın yüksek platolarına gelmişler daha sonra da radyasyondan korunmak için, yüzeyle bağlantılı tünelleri olan yer altı şehirlerine yerleşmişlerdi. Agarta yer altı medeniyeti, Atlantis medeniyetinin bir devamı niteliğindeydi. Geçmişteki korkunç nükleer savaştan ders aldıkları için, devamlı barış içinde yaşamaktaydılar. Bu insanlar bilimde yeryüzü insanlarının binlerce yıl ilerisindeydi. Agarta medeniyeti binlerce yıllıktı. (Atlantis 11.500 yıl önce sulara gömülmüştü) Yeraltındaki bilim adamları, bizim bilim adamlarımızın bilmediği enerji türlerini bilmekteydiler. Bu enerjiler hem uçan, hem de karada giden taşıtlarda kullanılmaktaydı. Ossendowski, Agarta İmparatorluğu’nun birbirine tünellerle bağlı yer altı şehirleri ağına sahip olduğunu ve bu tünellerde (Karada veya denizde) harekete edebilen olağanüstü süratli araçlardan söz eder. Agarta’daki halk “Dünya kralı”nın başkanlığında bir hükümet tarafından yönetilmekteydi. Bu insanlar, Lemurya, Atlantis ve tanrılar ırkı Hyperborluların temsilcilerinden oluşmaktaydı. Tarihin birçok döneminde Agartalı Süpermenler ve tanrılar yeryüzüne çıkarak, insan ırkına rehberlik etmişler ve onları savaşlardan, felaketlerden ve yok oluşlardan kurtarmışlardı. Hiroşima’ya ayılan ilk Atom bombasından sonra, ortaya çıkan uçandaireler işte böyle bir nedenle gelmişlerdi. Ancak tanrılar kendileri yerine temsilcilerini göndermişlerdi. Hint destanlarından “Ramayana”da Rama’nın Agarta’dan uçan bir araçla –muhtemelen bir uçandaire ile- geldiği anlatılır. Aynı şekilde İnka hanedanlığının kurucusu Manco Copac da uçan bir araçla gelmişti. Amerikadaki Agartalı öğretmenlerin en büyüklerinden biri, Maya’ların, Aztek’lerin ve genel olarak Kuzey ve Güney Amerika’daki yerlilerin en büyük efsanevi önderi Quetzalcoatl’dır. Başka bir ırktan (Atlantis’ten) gelen bu beyaz adam, Mexico, Yukatan ve Guatemela’daki yerliler tarafından “büyük kurtarıcı” diye anılmaktadır. Aztekler ona “Sabah yıldızı” ve “Bereket tanrısı” derlerdi. Quetzalcoatl, “Tüylü Yılan”, yani yılan şeklinde sembolize edilmiş “öğretici bilge” anlamına geliyordu. Bu isim ona uçan bir araçla geldiği için verilmişti. Muhtemelen o, yer altı dünyasından geliyordu. Quetzalcoatl, geldiği gibi esrarengiz bir şekilde kayboldu. İnanışa göre, geldiği yer altı dünyasına dönmüştü. Mısır inançlarındaki Osiris başka bir yer altı tanrısıdır. Donely, “Atlantis the Antediluvian World” (Atlantis, Tufan Sonrası Dünya) adlı kitabında Yunan mitolojisinde geçen tanrıların Atlantisli yöneticiler olduğunu ileri sürer.
    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 2/7/2008 - İMAM-I GAZALİ' DEN ALTIN ÖĞÜTLER
  • Ogullarim! Allah'a, O'nun huzurunda veya huzuru dışında baglılık ve hasyetten ayrılmayın! Ahirete yaklaşma ve dünyadan uzaklaşma duygusunu kaybetmeyin! Dünya kayiplarindan kedere düsmeyin ve daima hayr islemeye bakin!
    Zalime düsmanlik ve mazluma dostluk gösterin! Öfke ve yumusaklik halinizde daima hakk kelimesi üzerinde olun! Genislik ve darlikta dogru yoldan sapmayin! Dost ve düsmaniniza adaletle muamele edin! Sevinçli ve gamli anlarinizda iyi iş ve ölçülere baglilik suurunu kaybetmeyin; ve şiddette, mülayemette, sevinçte kederde Allah'tan razi olun!
    Ogullarim! Bir iş ki dışı serli ve kerih görünür, fakat sonu cennettir; siz o fiili isleyin! Bir is ki dışı güzel ve cazibeli durur, fakat sonu cehennemdir; siz o fiilden kaçinin! Cennet nimetinin asagisinda olan her sey hakir ve kiymetsizdir. Ahiret azabinin asagisinda olan her belâ ise afiyettir.
    Ogullarim! Bir insan kendi nefsinin ayibini görür ve bilirse baskasinin ayibini göremez ve ondan haberi olmaz. Bir insan Allah'in takdir ve taksimine riza gösterirse, kayip ve eksikliklere esef etmez. Bir insan nefs ve hirs kilicini çekip havale edecek olursa, akibet o kiliçla kendi maktul düser. Mümin kardesi yuvarlansin diye kuyu kazan, akibet o kuyuya kendi düser.
    Mizah ve latifeye düskün olan hafife alinir. Kendi fiilleri, sözleri ve amelleri ile magrur olan, nefsi tarafindan magdur olur. Çok söz söyleyen çok hata eder. Hatasi çok olanda edep ve haya azalir. Edep ve hayasi az olanda takva fakirlesir. Takvasi fakirlesenin ise kalbi ölür.
    Edep mizandir. iyi ahlak en iyi arkadastir. Afiyet on kisimdir ve bunun dokuz kismi, Allah'in zikri disinda sadece susmak, sükut etmektir. Bir kismi ise sefihlerle düsüp kalkmayi birakmak... Ogullarim!
    Fakirligin süsü sabır, zenginligin de sükürdür Islâm'dan üstün seref olamaz. Zühd ve takvadan üstün keramet olmadigi gibi... Tövbe ve istigfardan yükseksefaatçi yoktur. Vücut afiyetinden güzel elbise olmadigi gibi... Hirs ve tamah, yorgunluk ve mesakkatin anahtaridir. Bu ögütler, nefs tedbirinde, malda ve ahlakta, Kitap ve sünnete tam uygun birer ölçü belirtir.
    Hz. Ali (R.A.) bu ögütleri verdikten iki gün sonra aldigi yara yüzünden ruhunu teslim etmis, cennet alemine kanat açmistir. Nurlu kabirleri, ogullarinin emirleriyle gizlenmistir. Bu sebeple, nerede medfun bulunduklari, ihtilafli bir meseledir. Necef taraflarinda oldugu rivayeti vardir. Esseyyid Abdulhakim Arvasi [Rabita-i Serife, s. 94-96. (Editörü, Necip Fazil)]
    Kendin için susmayı ve az hareketi âdet edesin. Böylece sabır ve sebatını herkes bilsin. İnsanlar içerisinde Allah-û Teâlâ’yı çok an ki, O’nu senden öğrensinler. Beş vakit namazın arkasından kendin için öyle vird kabul et ki, onda Kur’an okuyup, zikr ile şükrünü yapasin. Her ayda birkaç gün oruç tut. Nefsini murakabe edip, ilmi muhafazaya alasin. Böylece amelinle iki dünyada menfaatlenesin. Insanlarla olan işlerini o görsün.
    Elinde bulunan dünya devletine ve bedenin sıhhatine itibar ve itimad etmeyesin. Böylece hepsinden sorguya çekildikte ümidsizliğe düşmeyesin. Sultan seni kendi yakınlarından ederse de, sen bu yakınlığını insanlara duyurmayasın. Zira sultana yakınlığı izhar edince, insanların ihtiyac ve işlerinin yeri olursun. Hepsinin işlerini görmeyi boynuna alırsan, sultanın gözünden düşüp hakaret bulursun. Yapmazsan ayıblanır, insanları darıltmak sıkıntısında kalırsın.
    Halkın hâtâsını örtüp, doğruluğuna uyasın. Kötü bildiğin kimseyi, kötülüğü ile anmayıp bir iyiliğini bulup, onunla söyleyesin. kötülüğü din hakkında ise, onu insanlara söyleyesin ve ona uymaktan onları koruyasın.
    Hak Teâlâ bu din-i mübinin yardımcısıdır. O halde sen, makam sahiblerinin dininde gördüğün sakatlıkları bir kere söylersen Allah-û Teâlâ yardımcın olur. İnsanlar senden elbette çekinir. Ne kimse dinde bir bid’at çıkarabilir, ne de bozukluğu o halde kalır.
    you are an angel to me You are the Angel who I cherish, So dearly in this heart of mine; The one who makes my day brighter, By making my whole world shine. During all the darkest moments, When my skies turn cloudy and gray, You're the one who touches my heart, And makes everything seem okay. I count my blessings that I have, An Angel like you, so close at hand; A friend who always watches over me, Someone who can always understand. If I need someone who I can turn to, You are always
    Hak Teâlâ bu din-i mübinin yardımcısıdır. O halde sen, makam sahiblerinin dininde gördüğün sakatlıkları bir kere söylersen Allah-û Teâlâ yardımcın olur. İnsanlar senden elbette çekinir. Ne kimse dinde bir bid’at çıkarabilir, ne de bozukluğu o halde kalır.
    Sultanından ilme uymayan amel görürsen, ona saygılı tatlı dille söyleyesin. Çünkü onun eli, senin elinden kuvvetlidir. Bir sözü bir kere demekle yetinesin. O makam sahibi, o bozukluğu gıyabında söylemekle senden çekinmediyse, yine işleyip terk etmediyse, sarayına gidip, yalnız olarak tatlı dille nasihat edesin. Bid’at sahibi ise, münazara ile Kitab ve sünnetten hatırına geleni söyleyesin. Kabul ederse ne âla, yoksa onu kızdırmaktan çekinesin. Sakın ölümü unutmayıp, Hak Teâlâ’dan üstadların için mağfiret ve rahmet dileyesin
    Kur’an-ı Kerim okumaya devam edip, kabir ziyaretlerine ve meşayıhı görmeye ve kıymetli yerlere çok gidesin. Avamın sana arzettikleri enbiya ve salihleri, mescid, menzil ve mezarlar hakkında gördükleri rüyaları kabul edesin. Küfr ve bid’at ehlinden bir kimse ile oturup konuşmayasin. Mümkünse dine davet edesin. Yoksa oyun meclislerine gitmeyesin.
    Müezzin ezan okuyunca, hazir olasin. Böylece avamdan önce mescide gelesin. Hakimin evine yakin evde oturmayasin. Komşundan gördügün ayb, emanettir; saklayip, kimsenin sirrini kimseye söylemeyesin. Bir iş için seninle meşveret edene dogruyu söyleyesin. Seni Mevlâ’ya yakın eden işleri O’na gösteresin
    Sikişik ve rahat zamanlarda beyaz elbise giyip, kalben kimseye muhtac olmadigini gösteresin. Fakirsen kimseden bir şey istemeyesin. Dünya ehline hirs ve ragbet etmeyesin. Himmetini yüksek yapip, alçakta kalmayasin. Yolda giderken sagina soluna bakmayip, önüne topraga bakasin.
    Hamama giderken, hamam ücretini pazarlık etmeden insanlardan daha çok veresin. Hamam ehli arasında mürüvvetin zahir olup, onlardan tazim ve hürmet bulursun. İlim sahibleri yanında alçak olan dünyayı aşağı tutasın. Hak Teâlâ’nın katında dünyadan yüksek olan devlete kavuşasın. Dünya işleri için sadık bir vekil bulasın. İşlerini o görüp, sen ilim ve amele dönesin.
    Ilim ehlinden hüccet ve münazara bilmeyenlerle ve makam kazanmak için olan bahis ve konuşmalara katilmayasin. Zira onlar senden kaçinmayip, seni mahcub etmeye çalişirlar. Senin hakli oldugunu bilseler de, aykiri giderler. Ayan ve ekâbir meclisine vardiginda onlar seni yüksekte oturtmayinca, sen yukarda oturmayasin.
    Bir cemaat içinde iken, onlar seni tazim ile ileri geçirip imam yapmayınca, önlerine geçmeyesin. Kadınların, kızların, gençlerin toplandıkları mesire (piknik) yerlerine gitmeyesin.
    Fisk, çalgi, şarki ve haram bulunan meclislere girmeyesin. Onlarla ortak olup, ihanet görmeyesin. Ilim meclisinde sakin kizmayasin. Halka, inanilmamaya yakin olan hikâyeleri söylemeyesin. İlim ehlinden biri için bir meclis kurmak istersen, eğer fıkıh meclisi ise, kendin gidersin, orada bildiğin gerçekleri takrir edersin. Böylece halk onu âlim sanıp, ona aldanmasınlar. Senin huzurunla şübhede kalmasınlar. Sözü fetvaya salih ise, onu ondan zikretmeli, yoksa senin huzurunda ders görmüş olmaması için kalkıp gidesin. Belki onun yanında talebenden birini bulundurup, sözünün durumunu, ilminin derecesini öğrenirsin.
    Bid’atle karışık zikr meclisine gitmeyesin. Evlenme işlerini, cenaze, bayram namazlarını ve Cum’a hutbesini üzerine almayasın. Anneni, babanı, üstadını hayır duadan unutmayasın. Bu nasihatimizi, bizden can-ü gönülden kabul edesin. Zira bunu senin ve herkesin iyiliği için vasiyyet eyledim. Bu yolda gidesin ve halkı da Hak yola getiresin.
    istedigin kadar yasa. Nasil olsa bir gün öleceksin; diledigini sev, nasil olsa bir gün ayrilacaksin; istedigini yap, nasil olsa bir gün hesabini vereceksin.Hak yoluna girmek isteyene dört sey vacibtir: a- Içinde hurafe ve bid'at olmayan dogru ve saglam bir inanç. b- Bir daha kusur islememek ve günaha girmemek hususunda nasuh tevbesi etmek.
    Hak sahiplerinin senin üzerindeki haklarini onlar hosnut oluncaya ve üzerinde haklari kalmayincaya kadar ödemek. d- Allahlin emir ve yasaklarini bilecek kadar din bilgisini, dünyada kendini kurtaracak kadar da diger ilimleri okuyup, ögrenmek.
    Yapilmamasi gereken seyler: 'Mümkün mertebe kimse ile herhangi. bir hususta münakasa ve münazara etme! Cünkü bunda büyük zararlar vardir. Münakasa; haset, riya, kibir, düsmanlik, kin, benlik (ego) ve benzeri kötü huylarin kaynagidir. Nasihat etmek ve vaizlik taslamaktir. Bu isi ancak iki sartla> yapabilirsin. Birinci sarti: Söyleyecegin nasihatlari evvela kendin tutacaksin. Ondan sonra baskalarina ögüt vereceksin.
    Simdi su birkaç sözümü de can kulagi ile dinle: Kurtulusun için bu nasihatimi dinle ve üzerinde önemle dur Eger hafta sonuna kadar büyük bir insanin seni ziyaret edecegini haber alsan, iyi biliyorum ki, her isini birakip hemen bu zaman içinde evine çeki düzen verir; ev, yatak, beden ve elbise ile benzeri seylerin temizligiyle> ugrasirsin. O halde isaret edecegim seyi iyi düsün, çünkü sen anlayisli bir kimsesin. Akilli olan bir kimseye tek bir söz kafidir. Peygamber (S.A) Efendimiz : " Muhakkak ki Allah sizin dis görünüsünüze bakmaz. Fakat kalblerinize ve niyetlerinize bakar." buyurmustur. Ne mutlu bu sözleri hayatlarina aksettirenlere.
    BIR AN EVVEL TEVBE VE NEDAMET EDIP, ISLAM'IN YOLUNA DON.
    NAMAZINI KIL, CEMAATE DEVAM ET VE NASIHAT DINLE. "BEN ONDAN DAHA IYI BILIRIM " DEME.
    ZEKATINI FAZLASIYLA VER, YARDIMLARDAN VE SADAKALARDAN SAKIN KACMA.
    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 30/6/2008 - yaratılış atlası darwinizmi rezil ediyor

  • Atina'da basılan, Yunanistan'ın lider günlük gazetelerinden Kathimerini, Yaratılış Atlası ile ilgili uzun bir habere yer verdi. İstanbul temsilcisi Alexandros Massaveta'nın söz konusu haberinde şunlar aktarıldı:

    ...Hepsinden Darwin Sorumlu

    "Bundan 150 yıl kadar önce, İngiliz doğa gezgini Charles Darwin seyahatlerinde edindiği bazı gözlemlerden yola çıkarak, daha sonra hiçbir bilimsel bulguyla desteklenemeyecek olan bir teori ortaya attı: Evrim teorisi… Evrim teorisinin iddialarını yerle bir eden belki de en büyük gerçek ise fosil kayıtlarıdır. Çünkü fosil kayıtları, dünya üzerindeki canlı türlerinin yüz milyonlarca senedir en küçük bir değişim dahi geçirmediklerini gösterir… "ara geçiş formları"na dair hiçbir fosil yoktur… Canlılar, evrim teorisinin hayali süreçleriyle oluşmamışlardır, yeryüzünde yaşayan gelmiş geçmiş tüm canlılar Allah tarafından yaratılmışlardır."

    Bu sözler Yaratılış Atlası'nın önsözünde yer alıyor. Asıl olarak fosil resimlerinden oluşan kitap, sekiz yüz sayfadan meydana geliyor ve beş kilodan daha fazla ağırlıkta...

    Darwinizm’i Rezil Ediyor

    Kitaptaki metinlerde evrim teorisi bilimsel bir temeli olmayan, materyalist felsefenin bir ürünü olarak küçük düşürülüyor. Darwinizm, yirminci yüzyılda insanlığa etki eden tüm sıkıntılar nedeniyle suçlanıyor. Atlas’a göre ırkçılık, faşizm, komünizm, terörizm ve Allah’ı inkar eden her ideolojik sistemden sorumlu. Yaşamın hayatta kalma mücadelesi olduğunu ve insanların içgüdülerine göre hareket ettiklerini iddia eden bu teori, tüm dinlere karşı.

    Okuyucu tüm varlıkları Allah’ın "yoktan" yarattığını düşünmeye ve vicdanında değerlendirmeye davet ediliyor. Atlas içerisinde fosillerden yola çıkılarak elde edilen "sonuçların" yanı sıra, Kuran’dan bölümler de yer alıyor. Bu da bilimin suskun kaldığı noktada, soruların tümüne cevap veriyor...

    Geçtiğimiz yaz Yaratılış Atlası uluslararası bir etkiye sebep oldu… yayın "ideolojik bir deprem" şeklinde nitelendirildi. Birçok dilde yayılan kitabın binlerce kopyası Avrupa ve ABD’de okullara, üniversitelere ve bilim adamlarına, Amerikan Doğa Tarihi müzelerine ve Amerikan Kongresi üyelerine gönderildi. Yurt dışında dağıtımını gerçekleştirme girişimi, "İlahi Yaratılış" kuramının nasıl bir kapsamda yayıldığını ispatlarken; Müslüman dünyasında evrim teorisi hakkındaki polemiklerin merkezi Türkiye’de, Darwin hakkındaki tartışmalar baş gösterdi...

    Atlas’ın yayınlanması uluslararası dikkatleri yazar Harun Yahya’ya çevirdi. Gerçek adı Adnan Oktar ... "İlahi Yaratılışı" Müslüman dünyasında yayma amacını taşıyan "Bilim Araştırma Vakfı" (BAV)’nın Fahri Başkanı olmanın yanı sıra, Adnan Hoca, milliyetçiliği, ordu sevgisini ve İslami değerleri teşvik eden bir kuruluş olan "Milli Değerleri Koruma Vakfı"nın da Fahri Başkanlığını yapıyor. BAV, "Yaratılış Müzesi" kurarken, üyeleri ise okullarda öğrencileri eğitmeye çalışıyorlar. Oktar ve BAV, düzenli olarak konferanslarına yabancı temsilcileri çağırıyorlar ve fikirlerini yaymak için ise interneti kullanıyorlar...

    Fransa, İsviçre ve Belçika’daki Eğitim Bakanları, Yaratılış Atlası’nı "önceki anglo-sakson kökenli girişimlerden çok daha etkili" bulduklarını açıkladılar...
    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 30/6/2008 - Ölüm ve ölüm sonrası diriliş
  • "İşte bu (Kur’an) uyarılıp korkutulsunlar, gerçekten O’nun yalnızca bir tek İlah olduğunu bilsinler ve temiz akıl sahipleri iyice öğüt alıp düşünsünler diye bir bildirip-duyurmadır." (İbrahim Suresi, 52) Ölüm, Kuran ahlakından uzak yaşayan insanların düşünmekten ve konuşmaktan kaçındıkları bir konudur. Bu kişiler, ölümün ardından dünya hayatlarında bağlandıkları herşeyden uzaklaşacaklarını, Allah (cc)'a hesap vereceklerini, cennetin ve cehennemin varlığını akıllarına getirmek istemezler. Çoğu zaman ölümün hep belirli bir yaştan sonra başlarına geleceğine ve o yaşa ulaşana kadar da önlerinde çok uzun bir vakit olduğuna kendilerini inandırırlar. Etraflarındaki pek çok şey bu insanlara sürekli ölümü hatırlattığı halde tüm bunları anlamazlıktan gelirler. Oysa ölüm her insanın bir adım ilerisindedir. İnsan bir an "yaşıyorum" derken göz açıp kapama vakti kadar kısa bir süre sonra karşısında canını almak üzere gelmiş ölüm meleklerini bulabilir. İşte o andan itibaren sonsuz yaşamını kurtarmak için yapabileceği hiçbir şey yoktur. Gaflet içinde geçirdiği bir ömrü telafi etmesi mümkün değildir. İnsanlar ölüme karşı birtakım tedbirler alarak ondan kaçabileceklerini sanırlar. Fakat insan nerede olursa olsun, yanında kimler bulunursa bulunsun, ne kadar korunaklı bir yapıda yaşarsa yaşasın ölümden kaçması mümkün değildir. Allah (cc) bu gerçeği Kuran'da şöyle haber vermiştir: "De ki: "Elbette sizin kendisinden kaçmakta olduğunuz ölüm, şüphesiz sizinle karşılaşıp-buluşacaktır. Sonra gaybı da, müşahede edilebileni de bilen (Allah)a döndürüleceksiniz; O da size yaptıklarınızı haber verecektir." (Cuma Suresi, 8) İnsanın etrafında her an gelişen ölüm olayları, yakınlarının yavaş yavaş dünyadan ayrılması, ölümden kimsenin kaçamadığının açık bir delilidir. Genç, yaşlı, zengin, fakir, güzel, çirkin demeden ölümün insanı her zaman ve her yerde bulduğunu bilmek ise, insanın bu dünyaya bağlanmamasını ve asıl olarak ölümden sonraki sonsuz yurda hazırlık yapması gerektiğini anlamasını sağlamalıdır. Değerli İslam büyüğümüz İmam Gazali de ölümün gerçek yüzünü şöyle tarif etmiştir: Şunu kesin bir şekilde bil ki: Ölüm ve ölüm sonrası diriliş tıpkı uyku ve uyku sonrası uyanma gibi senin iki konumunu yansıtır. Yakin gözü ve basiret nuruyla bu hakikatleri görecek istidatta değilsen bari söylenenlere kalben inan, zamanlarını, soluklarını denetim altında tut, göz açıp kapayacak kadar bir süre bile Allah'tan gaflet etme, bütün bunları yapsan bile yine de büyük bir tehlike içinde olduğunu unutma. Ya bunlara dikkat etmezsen halin nice olur? (İhya'u Ulum'id-Din, 4. Cilt, İmam Gazali, s. 360) Ölüm, insanların dünyada yaptıkları herşeyin hesabını verip, sonsuz hayatlarını sürdürmek için yerleşecekleri mekana bir geçiştir. İnsanların sadece bedenleriyle ve dünya ile bağlantılarının kesildiği an olan ölüm, asla herşeyin sonu değil, aksine herşeyin ve asıl hayatın başlangıcıdır. Allah (cc) dünyada insanlara ölümü sürekli hatırlatmış, dünyanın geçiciliğini göstermiş, sonsuz hayatın varlığını ve bu hayata hazırlık yapılması gerektiğini anlatan elçilerini ve herşeyin bir açıklayıcısı olarak Kuran'ı göndermiştir. Rabbimiz insanların da yaşamlarını tüm bu uyarılara ve hatırlatmalara göre düzenlemelerini istemiştir. İşte ölüm anı, hesap gününün başlangıcıdır. Bu gerçeği düşünmek, her insanı sonsuz hayatında hesabını rahatlıkla verebileceği bir ahlakı yaşamaya yöneltir. İnsanın kurtuluşunu sağlayacak olan Allah (cc)'ın rızası da ancak böyle bir şuur açıklığıyla kazanılabilecektir. Dünyada bu gerçekten gafil yaşayan insanların ahiretteki durumları Kuran'da şöyle bildirilir: "Sonunda, onlardan birine ölüm geldiği zaman, der ki: "Rabbim, beni geri çevirin." "Ki, geride bıraktığım (dünya)da salih amellerde bulunayım." Asla, gerçekten bu, yalnızca bir sözdür, bunu da kendisi söylemektedir. Onların önlerinde, diriltilip kaldırılacakları güne kadar bir engel (berzah) vardır. " (Müminun Suresi, 99-100) İman eden her insan, ölüm gerçeğini samimi olarak düşünerek, pişmanlığın ve tevbenin fayda etmeyeceği hesap günü gelmeden önce Allah (cc)'ın razı olacağı bir insan olmak için daimi bir gayret göstermelidirler.
    Yorum ( 1 ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 20/6/2008 - How Can the Muslim Discipline One's Self?
  • By Sheikh Muhammad Al Munajjid:
     Acknowledging your shortcomings is one of the first steps in disciplining yourself. Whoever acknowledges that he has shortcomings has started on the path to self-discipline. This acknowledgement is one of the things that make us discipline ourselves and be persistent in doing so. This acknowledgement should not put you off disciplining yourself. It is a sign of Allah’s care when a person tries to change himself and develop, as Allah says (interpretation of the meaning): “Verily, Allaah will not change the condition of a people as long as they do not change their state themselves” [al-Ra’d 13:11] So whoever tries to change for the sake of Allah, Allaah will help him to change. Each person is individually responsible for his own self, and will be questioned individually, as Allaah says (interpretation of the meaning): “There is none in the heavens and the earth but comes unto the Most Gracious (Allaah) as a slave. Verily, He knows each one of them, and has counted them a full counting. And everyone of them will come to Him alone on the Day of Resurrection (without any helper, or protector or defender)” [Maryam 19:93-95] Man cannot benefit from what he has been told about goodness unless he himself takes an interest in that. Do you not know the story of the wife of Nooh and the wife of Loot, who were members of the households of two Prophets, one of whom was one of the Messengers of strong will? Imagine how these Prophets strove to guide their wives and how much guidance these wives received, but there was no interest on their part, so it was said to both of them: “Enter the Fire along with those who enter!” [al-Tahreem 66:10 – interpretation of the meaning] Whereas the wife of Pharaoh – even though she was a member of the household of one of the greatest evildoers – is presented by Allah as an example to those who believe because she disciplined herself. The ways in which a Muslim can discipline himself are as follows: 1- Worshipping Allah, keeping in contact with Him and submitting to Him. That is done by paying attention to doing obligatory acts of worship well, and cleansing your heart of any attachment to anything other than Allah. 2- Reading Qur’aan a great deal, pondering its meanings and seeking to understand it. 3- Reading useful religious books that describe the ways of treating and cleansing the heart, such as Mukhtasar Manhaaj al-Qaasideen, Tahdheeb Madaarij al-Saalikeen and so on; reading the biographies of the salaf and learning about their attitude and behaviour, such as Sifat al-Safwah by Ibn al-Jawzi and Ayna nahnu min Akhlaaq al-Salaf by Baha’ al-Deen ‘Aqeel and Naasir al-Jaleel. 4- Attending educational programs such as classes and lectures. 5- Making good use of your time and using it to do things that will be of benefit in both worldly and spiritual terms 6- Not indulging too much in permissible things and not paying too much attention to them. 7- Keeping company with righteous people and looking for righteous companions, who can help you to do good. Those who live alone will miss out on a lot of the characteristics of a good brother such as preferring others to oneself and being patient. 8- Trying to act on what you learn and put it into practice. 9- Checking closely on yourself. 10- Having confidence in yourself – whilst relying on Allah – because the one who has no confidence cannot act. 11-Despising yourself for not doing enough for the sake of Allah. This does not contradict the things mentioned above. Man has to strive hard whilst still thinking that his efforts are not enough. 12-Practising withdrawal or isolation as prescribed in sharee’ah..You should not mix with people all the time, rather you must have some time which you spend alone, in worship as prescribed in Islam. We ask Allah to help us and you to discipline ourselves and submit to that which Allah loves and is pleased with. May Allah send blessings and peace upon our Prophet Muhammad and upon his family and companions
    www.missionislam.com

    Islamworld.com

    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 20/6/2008 - What Every Muslim Should Know about their Deen
  • By Habib Ahmad Prophet Muhammad (saws) said: "Seeking Knowledge is obligatory upon every Muslim." (Related by Ibn 'Adiyy, Al-Bayhaqi & Al-Tabarani) Though this Hadith is known and memorised by most Muslims, the essence, the amount, and the kind of knowledge referred to in this Hadith remains misunderstood by many. If it is true that the knowledge incumbent upon every Muslim pertains to religious knowledge, or al-'Ilm al-Shar'i, how deeply does one have to pursue his quest of this knowledge to fulfil his duties and discharge the learning obligations placed upon him? In other words, what are the minimum teachings that every Muslim - male or female - is required to know about his Deen? TYPES OF KNOWLEDGE IN ISLAM Muslim scholars classify knowledge into two categories: Obligatory Knowledge (fardh 'ayn) This refers to knowledge of the fundamentals of Islamic beliefs which every Muslim must know Seeking this knowledge is an obligatory duty upon every Muslim. All obligatory knowledge deal exclusively with al-'Ilm al-Shari'i, that is, knowledge pertaining to Islamic faith, acts of worship, and the necessary transaction in the daily dealing of a Muslim. Optional Knowledge (fardh kifayah) This is not a duty required of every individual, but rather it falls upon the community as a whole. Hence, if a group of individuals in the community undertake to acquire this kind of knowledge, all other individuals will be exempted from this duty, and the whole community will be free from responsibility or negligence to acquire this kind of knowledge. Examples of such knowledge include studying Islamic law and other basic sciences, industries and professions which are vital for the welfare of the society. Unlike obligatory knowledge, optional knowledge covers part of Islamic knowledge and all worldly knowledge. The former is called al-'Ilm al-Shar'i al Kifa'i (optional Islamic knowledge), while the latter is called al-Ilm al-dunyawi (worldly knowledge). Religious sciences: These cover all branches of Islamic Shariah, such as: tafsir (Qur'anic exegeses), fiqh, hadith sciences (known as mustalah al-hadith or 'Ilm usul al-hadith), seerah (the Prophet's biography), Islamic political science, (As-siyasah al-shar'iyah), Islamic history, etc. Each of these sciences may require knowledge of other sciences to fully and comprehensively cover the substance of the matter studied. For example: tafsir needs Arabic grammar, Arabic literature, and other linguistic skills; Hadith sciences need the science of criticism (which looks at the narrators' credibility, trustworthiness, power of memorisation, etc.), called 'Ilm al-jarh wat-ta'deel. The natural and applied sciences: These are all the basic sciences, industries and professions which are of vital necessity for the welfare of the community. Examples of such fields include: engineering; agriculture, fisheries, food sciences, etc. Leaders of every Muslim community should always do their best to procure the necessary number of scholars, professionals and qualified men and women in all fields of optional knowledge needed by the community. For example, Muslims in America must train sufficient number of Shariah scholars to answer questions raised by members of the community. They must also prepare enough educators – administrators, teachers and counsellors to fill the growing needs of Islamic schools in this country. Both male and female Muslim doctors are needed in every city to care for male and female Muslim patients, respectively. From the above discussion, we can fully understand the responsibility that lies upon the shoulders of Muslims in this continent. Any community which does not take the necessary steps to satisfy its own needs in all fields of optional knowledge becomes subject to the punishment of Allah. Consequently, all its members will share the blame and the sins for their shortcomings. MINIMUM REQUIREMENTS FOR ISLAMIC SCIENCES First, the understanding fundamentals of Iman: This is also called 'Ilm Usul ud-Deen (Fundamentals of Deen), or 'Ilm al-Tawheed (the Oneness of Allah), or simply 'Aqeedah (Islamic faith). Every Muslim must have a general knowledge of all matters pertaining to his faith. He should have a clear understanding of the Lord he worships, the Prophet he follows and the Deen to which he committed himself. Needless to say, one should exert the best of one's effort to acquire these fundamentals. Second, understanding Islamic rules and conduct (fiqh al-ahkam): This is also called fiqh al-'Ibadat (understanding of acts of worship). This field covers all aspects of the Islamic acts of worship that are necessary for the correct practice of one's Salat, Zakat, Sawm, and Hajj. It also covers all aspects of family issues, such as marriage, divorce, children's education, as well as rules and regulations for one's business transactions such as, buying, selling, borrowing and lending, etc. A Muslim is obligated to learn from fiqh al-ahkam only matters that are related to Ibadah (worship) he needs to perform; and rules of a particular transaction he wants to undertake. For example, if a Muslim has not reached the age for prayer or fasting, he does not have to learn about them though the may be encouraged to do so. Also, if one does not have the necessary means to perform Hajj, one does not need to learn its rituals until one becomes able to undertake the Hajj journey. By learning those two branches, a Muslim will know His Lord by all His beautiful names and Most High attributes. He will renounce all imperfections that ignorant and deviant people attributed to Allah. He will know the status, ******** and rights of the Prophets and, thus, will not elevate them to a divine status, nor will he degrade them to a status that does not befit their prophethood as many heretics had done. He will follow a similar course when dealing with other required beliefs, such as the belief in the Angels, the Books, the Predetermined Decree, the Last Day, the punishment in the grave, etc. On the other hand, before performing any act of worship, a Muslim should know the requirements, the conditions and the desirable actions pertaining to that act. Hence, He will never practice any act of worship or undertake any transaction not sanctioned by the Qur'an or Sunnah. Just by contemplating the Islamic knowledge of Muslims today, the reader will realise how much those two disciplines, which are required of every Muslim, have been neglected, if not totally ignored. Unfortunately, there are many Muslim professors, doctors, and engineers, who hold the most advanced academic or professional positions in their respective institutions, yet do not possess the minimum knowledge of the Islamic sciences. Ironically, while it takes only a few weeks or even a few days to acquire the obligatory Islamic knowledge, it may take at least two years to obtain a basic degree in any worldly field. Though these brothers and sisters are to be thanked and encouraged for their worldly endeavour, they are undoubtedly sinful due to their shortcomings in learning the required Islamic knowledge. Every Muslim should know that once he has corrected his beliefs, and Ibadah, through knowledge, and cleansed his devotions from any type of Shirk (i.e. Showing off, pleasing others besides/other than Allah, etc.), he can aspire and hope for his reward from Allah (Most Exalted is He). Indeed, it is through knowledge and sincerity that one can enter paradise. This is how we can understand the Hadith of our beloved Prophet : "Whoever adopts the path of seeking knowledge, Allah eases for him the way to Paradise." (Related by Ahamad, Tirmithi, Abu Dawud, Ibn Majah, and al-Darami) MUSLIMS SHOULD TEACH WHAT THEY LEARN A Muslim who has learned the requirements of his individual duties is responsible for disseminating the knowledge he has acquired to his family members first; then to his friends, co-workers, neighbours, etc. Allah (Most Exalted is He) says: "O you who believe! Ward off from yourselves and your families a Fire (Hell) whose fuel is men and stones…" (Qur'an, Al-Tahrim 66:6) The only way to save one's family members from Hell is to teach them the Islamic obligations and instruct them to observe them consistently. The Messenger of Allah also emphasised this responsibility. He said: "Every one of you is a steward and is accountable for that which is committed to his charge. The ruler is a steward and is accountable for his charge, a man is a steward and is accountable for his charge, a man is a steward in respect of his household, a woman is a steward in respect of her husband's house and his children. Thus, everyone of your is accountable for that which is committed to his charge." (Related by Bukhari and Muslim) The following Hadith is a strong reminder for anyone of us whom Allah has blessed with some Islamic knowledge: "Whoever is asked about a knowledge that he knows about and then hides it and keeps it away, he will be bridled on the day of judgement with a bridle of fire." (Related by Ahmad, Abu Dawud and Al-Tirmidhi) CHOICES TO STUDY FURTHER Whether one who has acquired the requisite knowledge and committed himself to spreading it, will further his study or be content with that level is left to his decision. One should realise, however, that not all people possess the aptitude and diligence to enter the depths of Islamic knowledge, for this is a favour that Allah gives to whomever He pleases. Nevertheless, one should keep in mind the virtues and merits of disseminating the knowledge of Islam. The Prophet said: "Allah and His angels and the creatures of Heavens and earth, even the ant in its dwelling and the fish in the sea, do send Salat to the one who teaches people (good) beneficial knowledge." (Related by Al-Tirmidhi) The Salat of Allah is His mercy that he bestows on His slaves; the Salat of the angels and other creatures is to ask Allah to forgive these servants.
    www.missionislam.com

    Islamworld.com

    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 15/6/2008 - Peygamberimiz neden 'zengin' değildi? İhsan Eliaçık
  • Günümüz dünyasının kriterlerine göre bakacak olursak Hz. Muhammed (s.a.v) “başarısız” birisidir. Çünkü 23 yıl süren “kariyer” hayatının sonunda “beş parasız” bir yoksuldur. Bu mantığa göre o, hayattaki fırsatları iyi takip edememiş, “köşeyi dönmek” için önüne konan fırsatları değerlendirememiş, aklını iyi kullanıp durumunu düzeltememiştir. Çoluğuna çocuğuna zengin ve refah dolu bir hayat yaşatamamıştır. Eğer akıllı birisi olsaydı, toprak evde oturmaz, kapısına gelen süt annesi için bile karısından para isteyecek duruma düşmezdi. Evet, günümüz kiriterlerine göre Hz. Muhammed “zengin” olamadığı için hayatta başarısız birisi olarak görülmek durumundadır! Öyle ya, toprak evde oturuyor, çardaklı evi (villası) yok, katı yok, yatı yok; bunun neresi özenilecek, örnek alınacak bir hayattır? Öyle mi? Zenginlik bu mu acaba? Tam tersi, Hz. Peygamber çok zengin birisiydi! Hem de akla hayale sığmayacak kadar büyük servetlerin sahibiydi. Ama nasıl? Bu, zenginlikten ne anladığınıza bağlı. Görüyoruz ki o, “bilinçli bir tercihle” mal mülk zenginliğini seçmedi. Elinde imkanı olmasına, fırsatlar önüne serilmesine rağmen böyle bir yolu tercih etmedi. Neden? Çünkü Kur’an’da, daha ilk Müddesir suresinde böylesi bir talimat almıştı. Keza herkesin bir solukta okuyup geçtiği “inna ateyna” diye bilinen Kevser suresinde, mala mülke sahip olmadığı halde zaten “çok zengin” olduğu ve daha da olacağı beyan edilmişti. Yurdum insanı, Kur’an’ı teberrüken okumayı, ölülerin arkasından okuyup üfürmeyi bırakıp, düşüne düşüne (tertil ile) bir okumaya başlasa, bunun böyle olduğunu görecek. Bakın nasıl? *** “Sen ey yalnızlığa bürünen! Kalk ve uyanışı başlat! Haykır: Allahuekber! Güzel ahlâkı kuşan! Kötülüğe bulaşma! Servet yığma hayallerine kapılma! Daima Rabbinle birlikte ol ve güçlüklere göğüs ger!” (Müddesir; 74/1-7) Ayette geçen ve “Servet yığma hayallerine kapılma” diye çevirdiğimiz “ve la temnun testeksir” ibaresine dikkat ediniz. La temnun, temenni etme, hayale kapılma (umniye) demektir. Testeksir de kevser veya tekasür ile aynı kökten olup zenginlik, çoğaltma, biriktirme, yığma demektir. Tekasür suresinde de bu anlamdadır; “Bir zenginlik yarışıdır oyalanıp duruyorsunuz. Mezarlarınıza girinceye kadar süren bir oyun ve oynaş… “ (Tekasür; 102/1-2) Tekâsür burada mal, makam ve şan-şöhret çokluğu ile övünmek demektir. Araplar karşılıklı zenginlik ve şan şöhret yarışını ifade için tekâsüra’l-qavmu tekâsüran derlerdi; tabir buradan gelmektedir (Razi). Bu durumda daha ilk inen ayetlerden olan ve vahyin 11. talimatı manasına gelen Müddesir 7. ayette şunlar denmek istenmiş oluyor: “Çoğalma (istiksâr) temenni etme” Yani: Yapacaklarını getiri beklentisiyle yapma. İyiliği yay ve yaşa ama iyilikten geçinen, onu para, makam, mevki elde etmenin aracı olarak görenlerden olma. Yaptığın peygamberlikten dolayı maddî karşılık bekleme. Senin ecrin Allah’tandır. Allah’ın peygamberi olmanın getireceği ayrıcalığı, zengin olmak için atlama tahtası olarak kullanma. Din baronları gibi ayet alıp ayet satma. Din istismarcılığından uzak dur! Sadece Allah rızası için, sırf iyilik için çalış. Peygamberliği kazanç temin edilen bir meslek olarak görme. Allah’ın dini üzerinde sektör oluşturulmasına asla izin verme. Şu Kâbe’deki tanrı ve kutsallık istismarına dayalı dini oligarşiyi yık! Bir zamanlar İsa da mabede girerek masaları sandalyeleri din adamlarının başına çalmış ve “Allah’ın evini ticarethaneye çevirdiniz, ey engerek soyu!” diye haykırmıştı… Çünkü Allah’ın evi kazanç kapısı değildir. Din sektör, vahiy meta, peygamber pazarlamacı, sana inananlar da müşterin değildir! Bunlar üzerine kurulmuş her örgütlü dini yapıyı dağıtmak senin en temel görevlerin arasındadır. Din yalnızca ve sadece Allah’a has kılınmalı, vicdanın ve merhametin “yalın sesi” olarak kalmalıdır… Talimat, tabiî ki Hz. Peygamber yapacağından verilmiyor. “Kızım sana söylüyorum gelinim sen anla” mesajı var burada; ey din tacirleri, din baronları, ayet alıp ayet satanlar, din üzerinden, Allah, kitap, peygamber diye diye servet yığanlar! İkra suresindeki beş ayetten sonra indiği sanılan ve nuzül sırasına göre peygambere inen vahyin 11. ayeti (talimatı) olan bu ayette ne deniyor, iyi okuyun. Eğer ayetleri teberrüken okuyup sağa solu üfürüp durmaktan vaktiniz varsa… *** Bakın Kevser suresinde de ne deniyor. “Biz sana bol nimetler verdik. Şu halde Rabbine yönel ve saldırılara göğüs ger. Sana kin besleyendir asıl kökü kuruyacak olan; hiç kuşkusuz.” (Kevser; 108/1-3). KEVSER: Sözlükte [KSR] kökü mastar olarak “Çok olmak, çoğalmak” demektir. Malı çok olmak, zengin olmak, maddî durumu iyi olmak (iksâr), çoğaltmak, teksir etmek, çokça yapmak, çoklaştırmak (teksîr), çoğalmak, artmak, üremek, türemek (tekâsür), çok olmasını istemek (istiksâr), daha çok, en çok (ekser), çoğunluk, galibiyet (ekseriye), çok (kesr, kesîr), çokluk, fazlalık, bolluk (kesret), çok konuşan, geveze (miksâr) kelimeleri bu köktendir… NAHR: Sözlükte [NHR] kökü mastar olarak “Boğazına vurmak, boğazının altından kesmek, sağlam yapmak, tam zamanında yapmak, karşılamak, namazda elini boğaz (göğüs) hizasına götürmek” demektir. Dövüşmek, çekişmek (munâhara), intihar etmek, kendini öldürmek (intihâr), hayvan boğazlayıcısı, cömert (minhâr), hayvan kesim yeri, hayvanın boğazı altındaki kesilme yeri (menhâr), göğsün üst kısmı, göğüs ile boğaz arası yer (nahr), kurban bayramı günü (yevmu’n-nahr) kelimeleri bu köktendir… Surede geçen “Nahr yap” ifadesinin “Namazda ellerini göğsüne kadar kaldır, göğsünü Kabe’ye yönelt” anlamına geldiği de savunulmuştur (Hz. Ali, Ferra, Esbağ, Ata, Dehhak, Süleyman et-Teymi). Keza ayette geçen “salât et ve nahr yap” ifadelerinin, sözlük anlamından hareketle “İçtenlikle yönel, (saldırılara) göğüs ger, göğüsle” anlamında olması da muhtemeldir. Ancak namazın ve kurbanın Mekkelilerce zaten biliniyor olması, burada salat ve nahr kelimelerinin sözlük anlamıyla değil daha çok Mekke ortamında kazandığı ıstılah anlamıyla kullanıldığını çağrıştırıyor. Bu durumda da ayetin takdiri “Mekkelilerin putlar için yaptığı o namaz ve kurbanı sen Allah için yap” şeklinde olur. İbare sözlük veya ıstılah anlamıyla her iki şekilde de anlaşılmaya müsaittir… Ayette “Biz sana kevser (bolluk, zenginlik) verdik” ifadesinin, mal, mülk verdik; zengin yaptık anlamında olmadığı anlaşılıyor. Çünkü bu ayet indiğinde Hz. Peygamber öyle malı mülkü çok olan zengin birisi değildi. Peki, nedir o halde verilen kevser? Bunu anlamak için, bu kısa surenin, o dönemde neye cevap olarak indiğine bakılmalıdır. O dönemde müşrikler Hz. Peygamber’in çıkışı ile birlikte şöyle laflar etmeye başlamışlardı: “Muhammed bir maceranın peşine düştü. Tehlikeli sözler söylüyor. Etrafına üç beş genç, kadın, yoksul ve köle toplayarak Mekke’nin kurulu düzenine karşı geliyor. Putlara dil uzatıyor. Kendini tehlikeye atıyor. Böyle giderse yok olup gidecek. Bütün saygınlığını kaybedecek. “Bir baltaya sap olamadan”, boşu boşuna yaşamış olacak. Böyle yapmakla kendini harcıyor. Geleceğinden endişeliyiz, çok yazık olacak. Kendisi yokulup gittiği, söndüğü (ebter olduğu) gibi, etrafındakilere de çok yazık olacak…” İşte bu tür iddialara karşı deniliyor ki: “Biz sana kevseri verdik. Sen onlara aldırış etme. Biz sana toplumda saygın bir yer verdik. “El-emin” olarak biliniyorsun. Muazzam bir ahlaka sahipsin. Doğruluk ve dürüstlük abidesi bir yaşantın var.Biz sana bunları zaten vermişiz. Asıl zenginlik budur. O sana karşı çıkanlar, böyle giderse bir yere gelemeyecek, sönüp gidecek diyenler var ya, işte onlardır asıl sönüp gidecek olanlar. Kin ve düşmanlıkla sana saldıranlardır asıl kökü kuruyacak olanlar. Şu halde sen bunlara aldırış etme. Allaha yönel (salat et) ve onların saldırılarına göğsünü siper et (nahr yap); bıkmadan, usanmadan ve asla yılmadan hak bildiğin yolda yürü…” *** Demek ki ilk inen vahiylerde, önce “Çoğalma (tekasür) temenni etme” diye talimat veriliyor. Sonra “Biz “el-emin” olarak anılmanı sağlayarak sana zaten çokluk, bolluk, servet (Kevser) vermişiz ve vereceğiz. Göreceksin onlar yokulup gidecek, fakat senin adını milyonlar ağzından düşürmeyecek, insanlığın hayırla andığı bir makama geleceksin (makam-ı mahmud). Sonunda kazanan sen olacaksın, onlar değil.” denilmek suretiyle zenginlik ve çoğalmadan ne anlaşılması gerektiği açıklanıyor. Bütün insanlara yönelik olarak da “Bir zenginlik ve çoğalma yarışıdır (tekasür) oyalanıp duruyorsunuz. Mezarlarınıza girene kadar süren bir oyun ve oynaş…” denilerek, “Asıl zenginlik bu değil, bu ırgatlık, kölelik” demeye getiriliyor. Her üç surede de kullanılan kelime aynı kökten geliyor (istiksâr, kevser, tekâsür). Buralardan zenginlikten ne anlaşılması gerektiğini, Hz. Peygamber’in neden bizim anladığımız anlamda zengin bir hayat sürmediğini, buna hiç tevessül etmediğini anlıyoruz. *** Türkçe’de zengin kelimesi Farsça kıymetli, süslü, pahalı, değerli anlamına gelen “seng”den geliyor. Bu anlamda zengin (sengin) kıymetli, pahalı eşyaları olan, malı çok olan demektir. Hz. Peygamber’de bunların hiç birisi yoktu. Ama onda sıhhat, sağlık, tertemiz bir vicdan (ruh’l-kuds), ruh dinginliği, erdemli ve dürüst bir hayat, güvenilirlik (el-emin), sağlam bir irade, muazzam bir ahlak (hulg-i azim), asalet ve cömertlik (kerim), vefa, sözü namus bilme (sıdk) vardı… “Tebüssüm sadakadır” dedi. Hiçbir savaşta kaçtığı görülmedi. Kendisinden bir şey isteyene hayır dediği vaki olmadı. Arkadaşlarının (sahabe) arasına karıştı. Kendisine taht yaptırmadı, yüksekçe bir yere oturmadı, din adamı kisvesine bürünerek kasılmadı. Dışardan bakıldığında onu diğerlerinden ayıramazlardı. Arkasından, sağından solundan korumalar gibi yürünmesini istemedi. “Bizde efendi kavmine hizmet edendir” diyerek arkadaşlarına su dağıttı. Nereyi bulursa oraya, hatta kapının eşiğine bile oturdu. “Kuru hurma yiyen bir kadının oğluğum” dedi. “Bende sizin gibi bir insanım ancak bana vahyolunuyor” dedi. Yani bende sezin gibi insanım, eleştirilebilirim, yanlış yapabilirim, hata edebilirim dedi. Günde yetmiş kez tevbe ederdi. Birisine bir yanlışı olsa, bir nezaketsizlik yapsa hemen özür dilerdi, bağışlanma isterdi… Ve fakat böyle birisi öldüğünde bugünkü tabirle “beş parasız”dı. Peygamberlere varis olunmaz” dedi. Maddi hiçbir şey bırakmadığını söyledi. Eşleri çardaklı ev, hizmetçi vs. isteyince vahyin 11. talimatını hatırlattı; Ben buyum ve hiç değişmeyeceğim. Yığmak, biriktirmek yok. Eğer istiyorsanız sizi donatayım ve boşanalım dedi. Hayır buna razıyız dediler ve maddi hiçbir birikimi olmadan vefat etti. Bugün milyonlarca insan onun ismini anınca elini göğsüne götürerek adını anıyor, salavat getiriyor. İşte kevser budur. Ebu Cehil ve Ebu Lehep gibi tefeci bezirganlar, mül mülk sahibi para babaları, ona kin ve düşmanlık besleyenler ise ya bilinmiyor ya da anıldığında lanetle anılıyor. İşte soyu kesilmek de budur. Bakın, kervanlar, develer, katlar ve yatlar… Bunların hiç birisi mezara sığmadı, sığmayacak. Hiç birisini götüremezler. Güç sahipleri, yığanlar, biriktirenler, paylaşmayanlar, bölüşmeyenler, şu an egemen görünseler de, kökleri kurumaktan kurtulamayacaklar. İçine girdikleri açgözlülük yarışının ve biriktirme hırsının, hayatı çekilmez hale getirdiğini, giderek bir kaos ortamına ve cehenneme doğru yuvarlanmakta olduklarını kendi gözleriyle görecekler. Çaresiz, yine ebter olmaya mahkumdurlar. El-eminler, erdemliler, dürüstler, hak ve adalet aşıkları, paylaşanlar, bölüşenler, şu an zayıf ve güçsüz görünseler de, bu kafayla bir yere gelemezseniz, sönüp gideceksiniz dense de, büyümeye, çoğalmaya devam edecekler. Allah’ın sevgi ve merhameti kevser olup üzerlerine yağacak. Baki kalan şu kubbede kazanan yine onlar olacak; bundan hiç şüpheniz olmasın. Allah vaadinden dönmez. Geçmişte olanlar, gelecekte olanların teminatıdır. Şurası unutulmamalı ki bütün maddi zenginlikler (istiksar, tekasür) ebterdir; soyu kesiktir, yok olucudur. Gönül, ruh ve ahlak zenginliği (kevser) ise ebedidir, kalıcıdır. Kur’an şöyle der: Baki olan iyilik, güzellik ve doğruluk için çalışmaktır. (Amelu’s-salihat). Sonuç olarak istiksar, kevser ve tekasür kavramlarının birbirine bağlantılı bir şekilde ele alındığı bu surelerde, Hz. Pegambere yönelik “sana, sen” diye hitabedilen yerlere kendi ismimizi koyarak okuyalım. Aynı şeylerin bizim için de geçerli olduğunu göreceğiz. Çünkü bu sureler bütün canlılığı ile hayatın içinde yaşıyor. “Yaşayan Kur’an” bu demektir… Bilmiyorum belki çıkamam bir daha buraya İşte sırtım; hakkı olan gelsin almaya Hazırlan dedi Cibril, karardı mehtap Geride birkaç kap ve bir Kitap Hayır! Gidemezsin! Kim gitti derse vurun! Hayyu la yemuttur yaşayan yerinize oturun! Refik-i ala… Alemlere rahmetti, bu ahirdi dedik Kara toprak bile anladı da Bir insan anlamadı bizi.
    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 15/6/2008 - Güzelim Teorileri Mahveden Pis Gerçekler_ ihsan eliaçık
  • Sözkonusu bu yaman çelişkiye İsa'dan sonra Hrıstıyanlık ile Marks'dan sonra Marksizm örnek gösterilebilir. Aliya İzzet Begoviç'in tabiriyle bu aynı zamanda "saf din" ile "saf materyalizmin" gerçek hayatta mümkün olamayışının da öyküsüdür.Dinin "saf haliyle" tahakkuk etmesinin mümkün olmayışıyla ilgili çok önemli örnek Hristıyanlığın tarihi tecrübesidir. Çünkü din de ütopya da hayata girdikleri, tatbikata konuldukları zaman deforme olurlar. Saf ve tutarlı bir şekilde ancak kitaplarda mevcutturlar. Tatbikatta din "naturalize" olur; yani insanın tabiatından bir şeyler alır. Ütopya ise "humanize" olur; yani bazı ahlaki özellikler kazanır.

    Hrıstıyanlığın da materyalizmin de defarmasyonu her zaman insana, yani onun hem hayvani hem insani olan asıl mahiyetine bir yaklaşmadır. Birincisinde ilahî tarafından bir düşüş, öbüründeyse hayvani tarafından bir yükseliş vardır. Gerçekte her ikisi de insanlığa doğru bir harekettir.Hristiyanlık tarihindeki bazı tezahürler, bu dinin hayatla çarpışması neticesinde kaçınılmaz olarak meydana gelen defarmasyonun sadece değişik görünümleridir. Bunlardan birkaç tanesini şöylece sıralamak mümkündür: Dinin kurumsallaşması yani kilisenin teşekkülü, Aziz Agustin'in katkısıyla çalışmanın tanınması, İncil'deki "İlim bakımından fakir olana ne mutlu" ifadesine rağmen mülkiyet, iktidar, tahsil ve ilimle ilgili tutumun değişmesi, zorlama ve baskının (engizisyon) kabulü...

    Keza buna benzer sapmalara, tabi ters istikamette Marksizmin, yani materyalizmin tatbikatında da şahit oluruz. Örneğin, Fransız ihtilalinin ilan ettiği bazı hümanistik ilkelerin ve bundan önceki devirlerin kültür mirası olan şahsiyet hürriyeti, düşünce hürriyeti, mektup ve mesken mahremiyeti gibi bazı "peşin hükümlerin" kabulü, "insanın yalnız menfaat saikiyle hareket ettiği" görüşüne ters olarak emeğin mükafatı olarak manevi denilen teşvik vasıtalarının kabulü, "hukuk hakim sınıfın iradesidir" görüşüne rağmen bilinçli bir faktör olarak siyasi partinin hakim rolü, lider kültü, muhakeme, yasamanın objektif, adil ve genelin menfaatini gözetici olarak gösterilmeye çalışılması, Marksizm klasiklerinin tersine evlilik, aile, mülkiyet ve devletin kabul edilmesi, birer "burjuva aldatmacası" olarak görülen hukukta suç prensibinin muhafaza edilmesi, kahramanların ilanı, kardeşlik ve vatan sevgisi kavramlarına önem verilmesi, tatbikatta pornografi, açık saçık giyinme ve cinsi sefahat gibi kamu ahlakının bazı standartlarında ısrar edilmesi, "sosyalist vatan"ın yükselmesi için yaşamak ve çalışmak üzere yapılan çağrılar, kahramanlık edebiyatının teşviki, ideolojik ve teorik dogmatizm vs.

    Dinde esas itibariyle öbür dünya vurgusu öne çıkarken, insanlar her zaman gündelik umutlarını da dine bağlarlar. Tarih gösteriyor ki, Hrıstıyanlığın yayılmasında ilk zamanlarda "agape" denilen müşterek yemekler önemli bir rol oynamıştı. "Günahların bağışlanması" için yapılan duaların çok defa "borçların bağışlanması" için taleplere dönüştürülmüş olması bir şeyler anlatıyor olmalı...
    Bu gerçekler saf din ve saf materyalizmin ancak teoride varolduğunu, gerçek hayatta ise ancak bunların karışımı olduğunu söyleyen İslam'ın genel görüşünü teyit etmektedir. Bu karışımın unsurlarını birbirinden ayırt etmek bazı hallerde hemen hemen imkansızdır. Oluş halindeki evrenin karmaşık ve komleks yapısına paralel insani varoluş da karmaşık ve komplekstir. Saflık iddiasındaki tüm dinler ve ideolojiler hayata çarpana kadar saftırlar.

    Gerçek hayatta -inananların Allah'ın müdahelesine pek güvenmeyişleri gibi- örneğin materyalistler de "olayların tabiî gelişimine" pek fazla inanmazlar. "Objektif faktörlere" hemen hemen hiçbir şeyi bırakmaz, bilakis insanları ve olayların seyrini bilinçli çabalarla idare etmek isterler. İdeoloji kendiliğinden ve "üretimin maddi şartları"nın bir neticesi olarak ortaya çıksın diye beklemezler. "Kendiliğinden" ortaya çıkan böyle bir ideolojinin yeterli görülmediği yerlerde devrim ithal ederler ve bu yolla da işçi sınıfının bulunmadığı yerlerde bile komünist ideolojiyi yayar ve hatta iktidar yaparlar.
    Demek ki, canı gönülden istenilse de tutarlı bir ruhanî ve tutarlı bir materyalist olmak mümkün değildir. Başka bir deyişle "saf din" ve "saf materyalizm", "safi öbür dünyacılık" ile "safi bu dünyacılık" ya da "sırf Tanrı" ile "sırf insan" merkezcilikler gerçek hayatta direkten döner. Külli oluş mihverinin kaydırılmasına izin vermez. Kulli oluş bir yanını çekip sündürenleri dışına iter. Tıpkı insan vucudunun yan etki yapması gibi bir şeydir bu. Kalp beynin yerine, mide akciğerin yerine geçirilmeye kalkışıldığı zaman kabloları yanlış bağlanan cihaz gibi sigortası atar.

    Kitaptaki "din olarak" İslam, muhtevasındaki külli oluşa uyumluluk kabiliyeti sayesinde bu deformeden, yani oluşun veya hayatın dışına itilmişlikten kısmen kurtulabilmiştir. Ancak aynı şeyi mevcut algıdaki "din anlayışı" olarak İslam için söylememiz mümkün değildir. Aliya İzzetbegoviç'in bu konuları genişce ele aldığı "Doğu ve Batı Arasında İslam" kitabında dediği gibi bütün dinler ve devrimler acılar ve ızdıraplar içinde doğmasına rağmen, kendi elleriyle ürettikleri statükolarda boğulurlar. "Pis gerçekler" daima o "güzelim teorileri" mahveder. Geriye kalan sadece onları gerçekleştirme çabasının bizzat kendisinden başka bir şey değildir...

     


    389. SAYI
    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 15/6/2008 - HANGİSİ BİZİM GERÇEĞİMİZ_ ihsan eliaçık
  • Peygamberlik, bugünkü tabirle "dünya sistemine" başkaldırmak, "dünya gerçeklerine" gözünü kapamak, onu tanımamak ve çılgınca bir maceranın peşine düşmek demektir. Bunun sonucu ise dünya lordlarının (tanrılarının) gazaba gelmesi, "borsa çöküp döviz fırlayarak" ekonominin altüst olması, halkın aç bırakılması, ülkelerin çökmesi, geleceklerinin mahvolması demektir. Yasin suresinde şöyle bir ayet var. "Onlar "Siz bizim geleceğimizi (bahtımızı) kararttınız. Eğer bu işe bir son vermezseniz sizi taşa tutarız ve çok fena yaparız!" dediler. Peygamberler "Geleceğiniz (bahtınız) kendi elinizdedir. Aklınızı başınıza toplamanız istense de, öyle mi? Tam tersi siz kendi kendinizi bitiriyorsunuz" dediler." (Yasin; 36/1819) Ayette geçen "Bize uğursuzluk kuşu (tâir) getirdiğiniz" ifadesi eski dünya dinlerinden Araplara da geçen gelecek, talih, baht ve kaderden mülhem "talih kuşu" dediğimiz şeyi çağrıştırır. Bununla şunu demek istiyorlardı: Yani siz bizim kaderimizi değiştirmeye, bahtımızı karartmaya, talihimizi geri çevirmeye çalışıyorsunuz. Sizin yüzünüzden kader, baht ve talih tanrıları gazaba geldi. Üzerimize taş yağacak. Söyledikleriniz ölüm, doğum, baht, talih, bereket, verimlilik tanrılarını çok kızdıracak şeyler... Sonra şehrin öteki ucundan birisi çıkıp geliyor ve diyor ki: "Eğer O Rahman, beni bir sıkıntıya düşürürse, onların aracı olmaya kalkışmaları hiç bir işe yaramaz ve beni asla kurtaramazlar" (Yasin; 36/23). Görülüyor ki "O şehir halkı" hiçbir isim, yer, zaman, tarih adı verilmeksizin anlatıldığına göre bu ayetler çağlar üstü mesajlar vermeyi amaçlıyor. Ne mesaj verilmek istendiğini anlamak için "tâir" (kader, baht, talih kuşu) tabirinin Sami/Arap muhayyilesinde ne anlama geldiğini bilmek icap eder. Öyle görünüyor ki bu eski dünya dinlerince öngörülen "Tanrısal yazgı" düzeninin sarsılması endişesini yansıtmaktadır. Çünkü "Tek Allah" inancını getiren peygamberler o günkü dünyalarda kurulu "Tanrılar düzenini" tehdit ediyorlardı. Çünkü yer, gök, kader, baht, ölüm, doğum, rüzgâr, su, ay, güneş vs. hepsi bir takım tanrılar ve onların temsilcisi, oğlu, kızı, karısı, ailesi, hanedanı, ruhbanı olduğunu iddia eden kişilerce aralarında pay edilmişti. Sadece paylaştırılmakla kalmamış bunların kurumları kurulmuş, arkasına ordu ve donanmalar almıştı. Bir toplumsal düzen ve imparatorluk şekline bürünmüştü. Şimdi düşünelim... Böylesi bir dünyada kimi peygamberlerin çıkıp "Tek bir Allah"tan bahsetmesi ve onun temsilcisinin, vekilinin, oğlunun, kızının, hanedanının, ruhbanının vs. olmadığını, sadece "elçilerinin" olduğunu, onların da "hiç bir şey talep etmeden, sadece uyanışa çağrı için" bu elçiliği yaptıklarının söylenmesi pratikte ne anlama gelir? Bu, bugünkü tabirle "dünya sistemine" başkaldırmak, "dünya gerçeklerine" gözünü kapamak, onu tanımamak ve çılgınca bir maceranın peşine düşmek demektir. Bunun sonucu ise dünya lordlarının (tanrılarının) gazaba gelmesi, "borsa çöküp döviz fırlayarak" ekonominin altüst olması, halkın aç bırakılması, ülkelerin çökmesi, geleceklerinin mahvolması demektir. Yani "bahtımızın kararması, dolar lordlarınca (verimlilik, başarı ve güç tanrılarınca) kurulan ve değiştirilmesi mümkün olmayan uluslararası düzenin (Tanrılarca tayin edilen kaderin) değişmesi ve böylece geleceğimizle oynanması, durmuş oturmuş düzenimizin bozulması" demektir... "Bize uğursuzluk (tâir) getirdiniz" sözünün modern dünyadaki karşılığı bu olmak icap eder. Peygamberler de onlara diyor ki: "Uğursuzluk kuşunuz (tâirikum) sizinle beraberdir." Yani: Bu uğursuzluğun gelmesi, bahtımızın kapanması, geleceğimizin kararması vs. dediniz şey kendi yaptıklarınızla ortaya çıkan bir şeydir. Siz o sahte tanrılara inanır, onların gerçek tanrı gibi güçlü ve yıkılmaz olduğuna dair içinizde kölece bir itaat taşırsanız, dünya size o tanrıların dünyasıymış gibi görünür. Hâlbuki kendi eylemlerinizle kendi geleceğinizi çizersiniz. Kaderiniz elinize verilmiş olup kendi kaderinizi kendiniz yazarsınız. Çünkü "Herkesin geleceği ve ne olacağı (kaderi/bahtı/tâiri) kendi boynuna dolanmıştır" (İsra; 17/13). Demek ki "dünya gerçekleri" baktığınız yere göre değişir. Dünya sistemi, uluslarası düzen, çokuluslu şirketler, İMF, Dünya bankası, Birleşmiş milletler, zenginler, lordlar vb.ve obezite hastası bir milyon Amerikalı... İşgaller, katliamlar, kıyımlar, Afrika, Filistin, Irak, sefalet, çocuk ölümleri, tecavüz, gasp, sömürü vb. ve açlık sınırındaki bir milyon dünyalı... Hangisi dünya gerçekleri? Ne yaptığımızda "dünya gerçeklerine" sırtımızı dönmüş, bahtımızı ve geleceğimizi karartmış oluyoruz? Gerçek, yalın gerçek hangisi? "Siz bizim geleceğimizi (bahtımızı) kararttınız" mı? "Geleceğiniz (bahtınız) kendi elinizdedir" mi?
    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 15/6/2008 - özgürlük dini_ ihsan eliaçık
  • Malum, Kur'an'da şöyle bir ayet var: "Dinde zorlama yoktur." (Bakara: 2/256)Bu ayet bir kimsenin din ile (İslam) kuracağı üç tür ilişkinin üçünde de zorlama olamayacağı manasına gelmektedir. Çünkü herhangi bir tahsis (sınırlandırma) yapmamaktadır. Şurada var, burada yok dememektedir. Bir kimsenin "din ile ilişkisi" mantıki olarak üç türlüdür: Dine girmek, dini yaşamak ve dinden çıkmak... Kanaatimce ayette her üçünde de zorlama, hele de "devlet zorlaması" yasaklanmaktadır. Şöyle ki: 1- Dine girerken zorlama yoktur. Bu konuda ulemanın hemfikir olduğunu görüyoruz. Bir kişiyi Müslüman yapmak için zorlama yapılamayacağına dair hükümler gayet açıktır. Burada fazla söze hacet yok... Bu haliyle kiliseyi zorla kabul ettirmeyi teolojik bir zorunluluk olarak gören ortaçağ Hıristiyanlığının fersah fersah ilerisindedir. 2- Dine girdikten sonra da zorlama yoktur. Yani dini kabul ettikten sonra, yaygın görüşün aksine dinin içinde de zorlama yoktur. Namaz, oruç, hac, başörtüsü gibi hükümlerin yaşanması veya yerine getirilmesi gibi hükümlerde de zorlama olamaz. Çünkü daha çok hukukullah (Allah'ın hakları) sınıfına giren bu gibi hükümlerde, ne Kur'an'da ne de Hz. Peygamber'in sünnetinde herhangi bir zorlama, hele de devlet zoruyla ceza öngörüldüğü görülmemiştir. Bu tür Müslüman bireye mahsus ibadetlerin ihlal edilmesi durumunda irşat, nasihat ve hatırlatıcı (müzekkir) olmak dışında yapılacak bir şey yoktur. Herkes hesabını yevm-i kıyamette Allah'a verir. Tabiri caizse bunların hesabını Allah kendisine bırakmaktadır. Kur'an'ın müeyyide (cezaî yaptırım) öngören kırmızı çizgilerinin hukuku'l-ibad (kul hakları) sınıfına giren konularda olduğunu görüyoruz. Bu noktada iş ahirete bırakılmayıp dünyevi cezalar öngörülüyor: Öldürmek, çalmak, yol kesmek, gasp, hırsızlık, vurgun, soygun, iftira, fuhuş, zina gibi can, mal, ırz ve namus güvenliğini tehdit eden, ortak iyiyi (maruf) yani insan (kul) haklarını alenen çiğneyen suçlarda hukuk (şeriat) vazedildiğini görüyoruz. Dünyanın her yerinde hukuk, özü itibariyle bundan ibarettir. Demek ki bu suçları işleyenler veya işlemeye yeltenenler "devlet zoruyla" etkisiz hale getirilebilir. İslam tarih, kültür ve dil evreninde "şeriat" dediğimiz şey, bugün adına "hukuk" dediğimiz şeyin ta kendisidir. Dolayısıyla "Şeriat isteriz" demek, "Hukuk isteriz" demektir. Devlet zor kullanma yetkisini elinde bulunduran yegâne meşru otorite olduğundan, bu zor kullanma, zorbalığa karşı zor kullanmadır. Bu nedenle de, Hz. Ömer'in dediği gibi adalet mülkün (devletin) temelidir. Bundan saptığı an meşruiyetini kaybeder. Şu halde devletin "nüsuk/menâsik" dediğimiz -dar anlamıyla- ibadet yaptırma veya bunların bekçiliğini yapma gibi bir görevi bulunmuyor: Namaz kılmayana hapis, oruç tutmayana sopa, başörtüsü takmayana sürgün gibi uygulamalar dinde zorlama olacağından gayr-ı meşrudur. Veya tam tersi namaz kıldı diye hapis, oruç tuttu diye sopa, başörtüsü taktı diye sürgün vs. cezaları da kişiyi haklarından mahrum etmek olacağından gayr-ı meşrudur. Her ikisi de zor kullanma yetkisinin istismar edilmesidir.İşte burası, zorbalığı önlemekle görevli meşru otoritenin, bizzat kendisinin zorbalığa dönüştüğü yerdir. Bu durumda ise düğümü "ma'şeri vicdan" yani saf bir yürek temizliği içindeki halk uyanışı çözecektir... 3- Dinden çıkmak isteyen için de zorlama yoktur. Dine girerken veya dine girdikten sonra zorlama olmadığı gibi dinden çıkarken de zorlama yoktur. Yani "Ben bu dinden çıkmak istiyorum" diyen birisine "Çıkamazsın" diye zorlama yapılamaz. Kur'an'da dinden dönenin (mürted) öldürülmesi diye bir ceza göremiyoruz. Böyle bir yola girenlere herhangi bir dünyevi ceza öngörülmüyor. Nasihat, irşat ve ahireti hatırlatma ile yetiniliyor (bkz. Bakara; 2/217, Maide; 5/54). Yani musaytır (zorba) değil; müzekkir (hatırlatıcı) olmamız burada da isteniyor. "Dinden döneni öldürün" veya "Müslümanın kanını dökmek ancak şu üç durumda caiz olur: Evlendikten sonra zina etmesi, cinayet işlemesi ve dinini terk edip cemaatten ayrılması..." türünden rivayetlerinin ise aslı yoktur. Sonraki çağlardaki iç savaşlarda ve isyan olaylarında iktidar çevrelerince meşruiyet kazanmak için uydurulduğu anlaşılıyor. Bu tür hadislerin uydurma olduğu defalarca ispatlanmıştır. Daha iyimser bir yorumla, dönemin şartları gereği, namaz kılmamak, zekât vermemek, sultanın kıldırdığı cuma namazını protesto etmek gibi tavırlar otoriteye itaatten dönerek cemaatten ayrılmak yani dinden dönmek olarak algılanmıştır. Dini bir toplumda siyasi bir kalkışma dini terimler kullanılarak bastırılmıştır. Çağımızda parayı yırtmanın veya bayrağı yakmanın devlete karşı gelmek olarak algılanması, hatta bazen anayasal düzeni zorla değiştirmek olarak yorumlanıp ölüm veya müebbet hapisle dahi cezalandırılması gibi... Oysa o çağdaki insanlar bunu duysa "Bir kâğıdı yırttı veya bir bezi yaktı diye ceza mı olurmuş" derler ve şaşarlardı. Tıpkı, bizlerin, Ebu Hanife'nin Emevi sultanının kıldırdığı cuma namazına zorla götürülmeye çalışılması ve zindanda işkence altında öldürülmesine şaşmamız gibi... Yine günümüzde, örneğin İran'da, yönetimdeki mollayı eleştirmenin İslam'a, Allah'a, peygambere ve imamlara hakaret veya Türkiye'de bir generali eleştirmenin, halkı ordudan soğutmak, cumhuriyete ve Atatürk'e hakaret olarak algılanması gibi... O çağlarda da sultanı eleştirmek, ona biat etmemek, verdiği hutbeyi protesto için cuma namazına gitmemek, vergi vermeyi reddetmek vs. namazı, zekâtı inkâr etmek, peygamberin vekili olan sultana hakaret, ona itaatten dönmek, cemaatten ayrılmak yani irtidat etmek (vatandaşlıktan çıkmak, vatana ihanet!) olarak algılanıyordu. Bir de savaş çıkıp da "bağiler" öldürülünce, "mürtedler" cezalandırılmış oluyordu... *** Demek ki "siyasi iktidar için dini fetva" olarak doğan irtidat fıkhının, iktidarı tarih olmuş fetvası hala sürüyor. Bugün için artık bunlar alelade dinden dönme olaylarına nasıl uygulanır? Artık Müslüman askeri tarım imparatorlukları (ihya) çağlarında, onların teyidi ve ikamesi için üretilen irtidat fıkhının manası kalmamıştır. Üstelik Kur'anî bir dayanağı da yoktur, temelsizdir... *** Şu halde, "Din bir vicdanı işi" değil; "Vicdanla başlayan bir iştir." Kökünde sevgi ve merhamet, gövdesinde akıl ve vicdan, dallarında özgürlük ve adalet, meyvelerinde ise dünya ve ahiret mutluluğu vardır. Tapınak ve keşiş dininden değil; gerçek hayat dininden bahsediyoruz. Bu dinin kilisesi, papazı, din adamı, keşişi, rahibi yoktur. İslam imanı halkın gönlünde yaşar, "ma'şeri vicdanda" kök salar, özgür vicdanlarında boy atar. Toplum için yaşam kaynağı olan "Adalet devleti" vardır. Onunla da can, mal, akıl, nesil, ırz gibi insanoğlunun temel değerlerini koruyup kollar; her tür zorbalığa mani olur. İslam'da devletin manası bundan başka bir şey değildir. Bir kimse İslam'dan döndü diye İslam'ın şerefi azalmaz. İslam kişiyle değil; kişi İslam'la şeref kazanır. İzzet ve şeref bütünüyle Allah'a aittir.
    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 15/6/2008 - TÜRKİYE LAİKMİ Kİ? ihsan eliaçık
  • Bir partinin "laiklik karşıtı eylemlerin odağı" olması için, önce o ülkede laikliğin olması lazım. Oysa Türkiye laik değil. Türkiye'de laiklik yok. Türkiye'nin laik olduğu iddiası koskoca bir yalandır. Çünkü...Türkiye'de laikliğin ortamı, şartları ve tarafları hiçbir zaman olmadı ve olmayacak. Şöyle ki: Fransız Katolik dünyasında insanlar ikiye ayrılır. Bir kısmına "Klerje" (clarge) denir ki, bunlar din adamlarıdır ve ruhaniler sınıfını teşkil ederler. Bu sınıf da, kendi içinde tekrar "Regulier" ve "Seculier" diye iki zümreye ayrılır. Birinci zümreye dahil ruhaniler, hayattan uzak yaşayan ve manastırlara kapanıp ömürlerini ibadetle geçiren din adamlarıdır. İkinci zümre ise papaz, piskopos gibi halk içinde ve herkesle birlikte yaşayan Kilise hadimleri ve bilfiil dini vazife gören, ayin yaptıran din adamlarıdır. İşte laik (laic/laique/laicus) diye, din adamları sınıfının bu iki zümresinden hiç birisine mensup olmayan Hristıyanlara denir. (Ali Fuat Başgil; Din ve Laiklik, s. 151). Bu durumda laik devlet de Fransa Devleti'nin "Kilise" ve "Klarje" dışı "Laique" sıfatına haiz kişilerce yönetilmesi demek olur. Laik hukuk da devleti Kilise hukukundan ayırmak demektir. Türkiye'de ki ortama, şartlara ve taraflara baktığımızda bunların hiç birisinin olmadığını görüyoruz."Cami" kendi başına hiyerarşik din adamları sınıfından müteşekkil bir "Kilise" değildir. Bilakis bir devlet kurumudur. "Tapu Kodostro Müdürlüğü" gibi bizzat devlet tarafından maaşları ödenen memurlardan oluşur. Türkiye'de imamların hiç birisi "Klarje" yani ruhaniler/din adamları sınıfından değildir; hepsi memurdur. Türkiye'de dini hizmetler; camilerde namaz, hacc, cenaze hizmetleri, ramazan ve kurban bayramları bizzat devlet kontrolünde yapılır. Yani bunlar birer kamu hizmetidir. Aslında Türkiye'de fiilen uygulanan laiklik değil Bizantist din-devlet anlayışıdır. Malum, İstanbul'un fethinden sonra Osmanlı İmparatorluğu Bizans'ın yerine geçti. 500 yıldır Bizans'dan devralınan din-devlet anlayışı uygulanıyor. Bu anlayışta din (Kilise) devlete değil; devlet Kiliseye egemendir. İmparatorun yerine padişah, Başpiskopos'un yerine Şeyhulislam geçti. Cumhuriyetten sonra ise Başbakanlık-Diyanet İşleri Başkanı şekline dönüştü. Gelenek aynı, anlayış aynı... Burada din ile devlet işlerinin ayrılması değil; devletin din işlerini de üstlenmesi söz konusudur.Kaldı ki "din işleri" (Diyanet) derken, İslam'da aslında her biri birer "nüsuk" olan namaz, hac, oruç, kurban, cenaze işleri kastediliyor. Kur'an'a göre bunlar "ibadet" değildir. İbadet, hayatın içinde faaliyet olarak ortaya çıkan doğruluk, dürüstlük, adalet, yoksula, mazluma, mağdura sahip çıkma, haksızlığa direniş vb. hayat mecralarında yaşanması gereken iş ve olaylardır. İbadet, esasında iyilik ve hayr (erdem) temelli iş ve değer üretme demektir.Görülüyor ki Türkiye'de laiklik uygulaması, Fransız ortamı, şartları ve taraflarını körü körüne buraya taşımaya kalkmakla kalmıyor, Kur'an'ın din ve ibadet anlayışını da tahrif ediyor. Dine toplumsal hayatta rol biçiyor. Dini nüsük (menasik) den ibaret sayıyor ve bunları da kurduğu Diyanet yoluyla devlet bünyesine alıyor. Bunun dışındaki din anlayışlarına izin vermiyor. Tam anlamıyla, dini hayatın, kendi tarif ettiği biçimde ve verdiği rol çerveçevesinde yaşanmasını istiyor. Asıl buna itiraz edilmesi gerekir.Zaten laiklik diye bir şey olmadığı için, laikliğe karşı işlenmiş suç filan da olamaz. Çünkü laiklik kavramı Türkiye'de ne siyasi, ne de dini bir kavram değildir. Tamamen "psikolojik" bir kavramdır. İnsanlar "Türkiye laiktir laik kalacak" demekle psikolojik olarak rahatlamakta, işlerin yolunda gittiği ve hakimiyetlerinin sürdüğü duygusu yaşamaktadırlar.Histeri halinden "Laklik nedir?", "Türkiye'de laikliğin ortamı, şartları, tarafları var mı ki?" diye sormaya vakit bile bulamamakta, körü körüne egemenlik psikoloji içinde bağırıp çağırmaktadırlar. Öte yandan laiklik karşıtı olarak suçlanan dini çevrelerde de "İslam devleti" veya "Şeriat devleti" kavramları aynı şekilde "psikolojik" bir rahatlamaya dönüşmüş durumdadır. İçeriği boştur ve ne anlama geldiğini kendileri bile bilmemektedir. Onlar da aynı psikolojisi içinde "İslam devleti nedir?", "Şeriat, gökten inmiş hazır ilahi hukuk mu ki?" sorularına cevap aramak akıllarının ucundan bile geçmemektedir.Türkiye'nin bu konuda gerçeği bulabilmesi ve din-devlet ilişkilerini adam gibi yoluna koyması için kendine özgü bir "yaratıcılık" ortaya çıkarması gerekiyor. Yapılacak ilk iş de şeriat-laiklik geriliminin dışına çıkmaktır. Çünkü bu gerilimin her iki tarafı da "anokronik" (tarih dışı) duruma düşmüş vaziyettedir.Laiklik ve Şeriat devleti dışında başka bir yol olabileceğini düşünme cesareti gösterebilenler için, gayet sakin bir kafayla 2003 yılında piyasa çıkan "Adalet Devleti; Ortak iyinin iktidarı" adlı kitabımızı okuyarak işe başlamaları bir başlangıç olabilir...
    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

    Hakkımda

    40 hadis- inanç esasları- islami görgü kuralları.('İSLAM NURU' TABLOSUNU SATIN ALIN) (BUY 'ISLAMLIGHT' PAİNT). http://islamnurutablolari.tr.gg/

    Son Yazılar

  • SORULARLA İSLAMİYET
  • Bağlantılar

  • Ana Sayfa
  • Profilim
  • Blog Arşivi
  • Arkadaşlarım
  • e-posta
  • RSS

    Arkadaşlarım

  • ergenc
  • islamiresimgalerisi
  • tekke
  • ibretlik
  • Blogcu Yardım
  • islamimedya
  • bulaniksu
  • boykotcu
  • sumeyragul
  • kamuranselma
  • gezginmurat
  • yeniirmak
  • hakyoluislam
  • zehirliok
  • enpopuler
  • putri
  • gul83
  • fenomen69
  • beyza99
  • islammuhabbeti

    Reklam

  • Sayfa: 1 - Toplam: 5
    | Sonraki Sayfa